Putları kıran gazete (!)

2007 yılıydı. Ankara’da bir gün Cuma namazı çıkışı adamın birini üzerinde namaz kıldığı Taraf gazetesini toplarken gördüm. Adamı tanımıyordum. Şöyle bir göz attım, yakasında Adalet Bakanlığı rozeti taşıyan 30 yaşlarında biriydi. Tebessüm ederek ‘Hocam namazı Taraf’ın üzerinde kılmadın değil mi?’ dedim. Adam durdu ve birden öyle bir bakış fırlattı ki söylediğime söyleyeceğime pişman oldum. Sinirli bir şekilde “Ne olmuş ki Taraf’a?” dedi. Biraz tırstım, yalan yok. “Yok, hocam yok, sadece espri yaptım, başka bir şey yok” desem de, adam “Hayır bir şey mi var, Taraf’a bir şey mi dedin?” diye ‘saldırıya’ geçince ben de ‘namazın kabul olmama ihtimali var da o yüzden’ diye sürdürdüm Cuma arkadaşlığını. Bu laftan sonra Adalet Bakanlığı rozetli adamın -benim konuşmama izin vermeden- epeyce yüksek sesle çıkardığı sesleri şöyle özetleyebilirim: “Kimse bir şey söyleyemez Taraf’a, namaz da kılarım üstünde, oruç da tutarım. Putları kıran gazete bu. Önümüzü aydınlatan bir gazete, o olmasa halimiz haraptı…”

***

Adam bir yanıyla haklıydı galiba bu put kırma meselesinde. Mesela aynı gazetenin yazarı Bay Roni, değerli mütefekkir Necip Fazıl’a; iğrenç yaratık, azgın ırkçı gibi tanımlamalarda bulunarak kafamızdaki Necip Fazıl putunu kırmıştı. Öyle ya put kıran bir gazete sonuçta. Adamın daha sonra söylediklerini tam hatırlamıyorum ama aklımda ‘insan hakları,’ ‘Hrant Dink,’ ‘özgürlük,’ ‘çoğulculuk,’ ‘demokrasi,’ gibi laflar kaldı.

***

Her neyse -güler misin, ağlar mısın- valla bu hikâyeyi yaşadım. Fakat ismi lazım değil, bir İslamcı yazardan üstelik televizyonda, “Bir Ahmet Altan, bir Mehmet Altan tefsir yazsa fena mı olur” cümlesini sarfettiğini hatırlayınca şimdi yukarıdaki anekdot da sadece bende kalan bir hatıra olmaktan çıktı.

***

Ha, bir de yine o günlerde elinde Taraf gazetesiyle bir “İslamcı” arkadaşın “Sezai (Karakoç) bu işlerden anlamaz!” gibi bir sözüne de şahit olmuştum.

***

Gazete o yıllarda Ergenekon yazı dizileri yapıyordu. Her gün attığı manşetlerle asker/sivil ‘kelle’ alıyordu. Bir gün bir arkadaşıma “Her gün niye hatmedip duruyorsun bu gazeteyi” diye sormuştum. O da “Askerlerin gerçek yüzünü buradan öğreniyorum” gibi bir şey söylemişti. Hala tebessüm ederim.

***

Ama asıl acıklı olan şey şuydu; bu ülkenin dindar insanlarının birtakım gerekçelerle o gazeteye ve yazarlarına sempati beslemesi veya görüşlerine itibar etmesiydi. Kendi anne babasına göstermediği saygıyı, Necip Fazıl’a, Nurettin Topçu’ya, Mehmet Akif’e, İsmet Özel’e, Sezai Karakoç’a çok gördüğü saygıyı o adamlara gösteriyorlardı. Gazetenin yazarları da ‘Müslümanlar da demokrasiye yaklaştı’ diyorlardı mesela.

Sen kim oluyorsun kardeşim, diyen yoktu.

***

Gazetenin Türkiye aleyhine bir proje gazetesi olduğu konusunda zihnim netleşmişti. “Ermeninin yağlı ketesi kaypak Müslümanı dinden çıkarır (3 yazı) ve “Taraf giren eve melaike girmez” (5 yazı) başlıklı yazılar kaleme aldım, yayınladım.

Kürtçülerin, Fethullahçıların ve İslamcı arkadaşların saldırısına uğradım.

Yıl 2017. Şimdi o günleri tebessümle anıyor, bu satırları da tebessümle yazıyorum.

***

Bir anekdotla başladık, yine bir anekdotla bitirelim.

Yıl 1984. İsminin başında “İslamcı” etiketi taşıyan bir grup aydın-yazar-çizer toplanmışlar ve hali hazırda Müslüman ahalinin yaşadığı sorunları tartışmaktadır. “İslam devletinin yapısı ne olacak, İslam devletinde kafirlerin, mücrimlerin hükmü ne olacak?” gibi soruların da cevabı aranmaktadır. Söz dönüp dolaşıp zekat meselesine gelir. Zekatın kimlere verileceği anlatılır vs. vs… İçlerinden birisi der ki; “Zekat verilecekler arasında unuttuğumuz bir kesim daha var.” “Müellefe-i Gulup’u unuttuk” der adam. Yani kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar. “Evet ya” derler, “Onu unuttuk!” Kim olabilir bunlar? Sonra karar verirler o isimlere: Cengiz Çandar, Murat Belge, Nazlı Ilıcak, Hilmi Yavuz.

Nasıl ama?

Bekir Fuat

Bir Cevap Yazın

*