Kayıp bayrak, yabancı ‘ümmetçilik’

Yeni Şafak yazarı Taha Kılınçi bugünkü köşesinde Arap coğrafyasındaki ümmetçilik algısının yıllar boyunca ‘Araplıkla’ süre geldiğini ve bunun ümmetçilik fikrini zedelediğini yazdı. Önemli isimlerden bir çok örnek veren Kılınç, Türk bayrağına ise uzun yıllar boyunca boykot uygulandığını fakat 15 Temmuz’da bir değişim yaşandığını yazdı.

Yazısına Hasan el Bennâ’nın “Araplar ve Araplık” ile ilgili fikirlerini aktararak başlayan Kılınç şunları not düştü:

“Davetimizde, Araplığın belirgin ve vazgeçilmez bir yeri vardır. Araplar, İslâm’ın ilk ümmetidir. Arap coğrafyasının her bir karışını kendi toprağımız gibi kabul ederiz… Fars Körfezi’nden [ifade Bennâ’ya ait] Atlas Okyanusu’nda Tanca ve Marâkeş’e kadar bütün Arap coğrafyası, akidenin ve dilin birleştirdiği bir dünyadır. Bu sebeple, Araplık için çalıştığımızda aynı zamanda İslâm için de çalışmış oluruz… Hanîf İslâm dini, Arap olarak yayıldı. Diğer milletlere Araplar vasıtasıyla ulaştı. Kerîm kitabı, apaçık bir Arapça ile nâzil oldu. İşte bu yüzden ‘Araplar zelil olursa İslâm da korumasız duruma düşer’ denilmiştir.”

İHVAN MANİFESTOSUNDA AYNEN MEVCUT

Hasan el Bennâ’daki Araplık vurgusu, İhvân’ın siyasi manifestosunda da aynen tekrarlanıyordu. Arap dünyasında İhvân’dan ilham alan birçok siyasi hareket ve önemli şahsiyet de Araplığa özel atıflarda bulunuyordu. Örneğin Yusuf el Karadâvî, Filistin davasını “Arapların ve Müslümanların davası” olarak tanımlıyor, konuşmalarında milletinin ismini ‘ümmet’in önüne geçiriyordu.

YILLARCA “TÜRK BAYRAĞI” DALGALANMADI…

Bütün coğrafi sınırları kaldırarak “tek bir ümmet” olma iddiasını savunan ‘ümmetçilik’ cereyanının Türkiye’deki versiyonu, ırk mefhumunu uzun zaman yok saydı. Irk ismi anmak ayıp, hatta günahtı. Herkes eşitti, birdi. Herhangi bir ırkı vurgulamak, eşitliği ve birliği bozmak demekti. İslâm, hepimize yeterdi. Irk, coğrafya, kültür gibi ‘alt’ unsurları öne çıkarmak, İslâm’ın kapsayıcılığına inanmamak demekti.

Hal böyle olunca, Türk bayrağı, ümmetin mazlum coğrafyalarındaki insanlar için düzenlenen eylem ve protestolarda yıllarca yer bulamadı kendine. Ama ilginçtir: Aynı eylemlerde dönem dönem Filistin, Hizbullah, İran, Suudi Arabistan, Yemen vb. bayrakları bol bol açıldı. Bu bayraklardan bazılarının, coğrafyaya yayılan bazı ırkçı cereyanların açık izlerini taşıdığı gerçeği bile önemsenmedi. Belki de hiç bilinmedi.

Diğer bayraklar bize ‘kardeşlerimizi’ hatırlatırken, Türk bayrağı ise asla açılamazdı; devletçiliği, ırkçılığı, laikliği, batılılaşmayı, yabancılaşmayı çağrıştırırdı. Uzun süre meseleye böyle bakıldı. Ay-yıldızlı bayrak, ümmetçiliğin kayıp bayrağı haline geldi adeta.

YABANCI BİR “ÜMMETÇİLİK”

Bu ‘ırksızlaşma’ çabalarının sonucunda da kendi ülkesine, vatanına, coğrafyasına, insanına ve kültürüne yabancı bir ‘ümmetçilik’ anlayışı meydana geldi. Bayrak, vatan, millet gibi kavramlar böylece milliyetçi akımların tekelinde kalınca, ayrışma daha da derinleşti. Bir taraf Doğu Türkistan’a yeterince gözünü çevirmezken, öbür taraf Filistin davasına yabancılaştı. Örnekler daha da çeşitlendirilebilir.

15 TEMMUZ YENİ BRİ UFUK AÇTI

15 Temmuz’daki hain kalkışma, ümmetçilik saflarında da ilginç bir değişime yol açtı. Şimdiye kadar hiçbir eyleme elinde Türk bayrağıyla katılmayan çok sayıda insan, ay-yıldızın gölgesinde tanklarla çarpıştı, sonrasında yine elinde bayraklarla kışlaların önünde nöbet tuttu.

Bayrağın zihinlerdeki ‘lâdinî’ çağrışımı artık değişmiş, vatan ve millet kavramları yeniden tanımlanmıştı. Devletçiliği ve ırkçılığı hatırlattığı gerekçesiyle kendi bayrağına mesafeli duran kesimler için, yeni bir ufuk açılmıştı. Hasan el Bennâ ve diğer ‘ümmetçi öncüler’in yıllar önce verdiği “Ümmet olmak, ırkları yok saymayı ve ırklardan vazgeçmeyi gerektirmez” mesajı anlaşılmaya başlamıştı.

Yıllar sonra kendi bayrağıyla buluşan ve barışan ümmetçilerin önünde şimdi yeni bir sınav duruyor: Sloganik milliyetçilik ve katı devletçilik tuzaklarına düşmemek. Bu, bir uçtan diğerine savrulmak anlamına gelir çünkü.

Bir Cevap Yazın

*