Zulümden kaçanlar

Etnik ve dini baskıya maruz kaldığını söyleyen yüzlerce Uygur Türkü doğduğu toprakları terk ediyor. Kaçışın boyutunu gösteren resmi bir rakam yok ancak son yıllarda sayının binleri bulduğu tahmin ediliyor. Yasadışı yollardan kaçanların çoğu aylarca süren, son derece tehlikeli bir yolculuğu göze alıyor. Açlıktan ve hastalıktan ölen bebekler, binlerce kilometre kat etmek zorunda kalan hamile kadınlar, sınırda yakalanıp öldürülen ya da Çin’e iade edilen edilen babalar kaçış yolculuğunun alışılmış görüntülerini oluşturuyor. Tehlikeli yolculuğun tek bir hedefi var; özgürlüğe, Türkiye’ye ulaşmak.

Al Jazeera Türk, aylar süren yolculuk sonunda hayal ettikleri ülkeye; Türkiye’ye ulaşan Uygur Türklerini bulup, konuştu. Konuşmaktan korkuyorlar. Deşifre olmak, yerlerini açık etmek, isimlerini söylemek istemiyorlar. Çoğunun ailesi hala Doğu Türkistan yani resmi adıyla Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde. Eğer kimlikleri deşifre olursa Çin yönetiminin kalanlara baskı uygulamasından endişe ediyorlar. Bu nedenle; bizimle görüşen, kaçma nedenlerini, kaçış öykülerine anlatan Uygur Türkleri’nin kimliklerini gizlemek durumunda kaldık.

Kaçış neden başladı?

Uygur Türkleri bölgeye Doğu Türkistan diyor. 1949 yılında Çin hâkimiyetine geçince Pekin yönetimi buraya “Yeni Topraklar” anlamına gelen “Sincan” adını vermişti. Çin yönetimi 1955 yılında bölgeye özerklik verdi ve resmi adı Şincan Uygur Özerk Bölgesi oldu. Ancak Uygurlar bölgeye Sincan yerine tarihteki ismiyle Doğu Türkistan demeye devam ediyor. Çin yönetimi ise bu tanımın kullanılmasını “ayrılıkçılık” olarak nitelendiriyor.

Yeraltı ve yer üstü kaynakları bakımından zengin olan Sincan, Çin idaresine geçtikten sonra bu kaynakların da kullanılmasıyla gelişti. Bölgede refah seviyesi yükseldi. Ancak Uygur Türkleri refah seviyesi yükselen bölgedeki kaynaklardan yararlanamamaktan şikâyetçi. İşsizlik ve ekonomik sıkıntılardan yakınıyorlar. İslama uygun yaşamanın “siyasi suçlu” olmalarına neden olduğunu savunuyorlar. Çocuk kotası nedeniyle bebeklerini devletten saklayarak büyütüyorlar.

Uygur Türkleri, Çin yönetiminin bölgeye Han Çinli nüfusu yerleştirerek asimilasyon politikası uyguladığını da iddia ediyor.

Uygurlar her geçen gün gelişen bölgede yeni açılan fabrikalara kendilerinin değil, Han Çinlilerinin işe alındığını söylüyor. Bu şikayetler insan hakları raporlarına da zaman zaman yansıyor. Yalova Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kenan Dağcı ve öğrencisi Mustafa Keskin’in birlikte yayınladığı, “Çin’in Doğu Türkistan Politikası ve Azınlık Hakları bağlamında Hak İhlalleri” adlı araştırmaya göre de, Çin Doğu Türkistan bölgesini idaresine aldıktan sonra 1950 ile 1978 yılları arasında bölgeye 3 milyon Hanlı göç ettirildi. Böylece, 1953’te 300 bin olan Hanlı sayısı 1990’da 6 milyona ulaştı.

Çin, İnsan Hakları Örgütlerinin bölgede inceleme ve araştırma yapmasına izin vermediği için içeriden alınan bilgiler kısıtlı.

İnsan hakları örgütleri, insan hakları konusunda ilerleme sağlaması için Çin yönetimini sürekli olarak uyarıyor.
Çin’in insan hakları karnesi

Af Örgütü’ne göre Çin, yönetimi altında Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygurlar’ın “dini özgülüklerini sınırlandırıyor, “işe alımlarda ayrımcılık” ve “siyasi ayrımcılık” yapıyor. Bu da Uygurlar ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman çatışmalar yaşanmasına neden oluyor. Bu nedenle Uluslararası Af Örgütü Çin’in Uygurlara karşı insan hakları ihlalleri yaptığını zaman zaman dile getiren bildiriler yayınlıyor. Af Örgütü’nün son üç yılda yayınladığı bazı bildiriler şöyle:

18 Temmuz 2014’te Uygur Ekonomi Profesörü İlham Tohti de geçen yıl Doğu Türkistan bölgesinin bağımsızlığı için “bölücülük faaliyetleri yürütmekle” suçlanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Yabancı basın mensupları ve gözlemciler duruşmaya alınmadı.Af Örgütü bu durum üzerine bir bildiri yayınladı.

23 Nisan 2014’te yayınladığı bir bildiride Af Örgütü Uygurlu dini lider Abdulkiram Abduveli’ye yönelik ‘acımasız işkence’nin durması çağrısı yaptı. 59 yaşındaki Abdulkiram Abduveli’nin 12 yıllık hapis cezasını tamamladığı halde beş yıldır serbest bırakılmadığını belirten Af Örgütü, Abduveli’nin cezasının neden uzatıldığı konusunda açıklama istedi.

Human Rights Watch 2013 raporunda ise Çin’de kadınlara yönelik zorlayıcı doğum kontrol yöntemleri uygulandığı belirtiliyor. Özellikle son yıllarda Doğu Türkistan ve Tibet’te Çin yönetiminin zorla kürtaj gibi aile planlaması için baskıyla önlemler aldığına dikkat çekiliyor. Raporda ayrıca din özgürlüğünün anayasa ile garanti altına alınmasına rağmen Çin hükümetinin dini pratiklerin uygulanması konusunda sınırlandırmalar getirdiğini bu sınırlandırmaların camilere kiliselere ve tapınaklara gidilmemesi yönünde olduğu belirtiliyor.

Af Örgütü 4 Temmuz 2012’te açıkladığı bir bildiride de 5 Temmuz 2009’da Urumçi’de yaşanan olaylarda tutuklamalar sırasında kaybolan onlarca kişiden haber alınamadığını duyurdu.

Ailesine Türkiye’de kavuştu

Çin’de 17 yıl hapis yatan K.G, yaşadıklarına dayanamayıp, sekiz aylık hamile eşini geride bırakarak, kaçmaya karar verdi. Çin sınırından geçmesi bile üç gün sürdü. Sahte pasaportla yakalandığı Malezya’da eşi ve çocuklarının peşinden gelerek yasadışı yollarla kaçtığını öğrendi.

K.G, 50 yaşında. Üç çocuk babası. Siyasi suçlu olduğu gerekçesiyle iki kez, toplam 17 yıl hapis yattı.

İkinci kez cezaevine gönderildiğinde 13 yıl ceza aldı ve bu mahkumluk sürecinde ailesini sadece iki kez görmesine izin verildi. Cezaevinden çıktıktan sonra ise ‘yaşadığı baskılara dayanamadığını’ söyleyerek, ailesine bile haber vermeden bir bayram sabahı ülkesini terk etti.

K.G yaklaşık dokuz ay süren yolculuğunu ve zorlu hayatını Al Jazeera’ya anlattı.

‘Benim babam bu mu?’

Çin hapishanede kaldığı süre boyunca işkence gördüğünü anlatan K.G., “Çinliler tutukladıkları insanları tarlalarda ya da ağır inşaat işlerinde çalıştırır. Ben de günde 14-16 saat çalıştım. Çoğunlukla günde bir öğün yemek verirler. Ayrıca hapiste namaz kılmak, oruç tutmak yasak. Biri işaretle bile namaz kılsa o tutukluya ailesi ile görüşme yasağı verilir. Ben bu yüzden 13 yılda sadece iki kez ailemle görüşebildim” diyor.

2010 yılında hapishaneden çıktığında ilk defa sarıldığı kızının, annesine dönüp, “Benim babam bu mu?” diye sorduğunu söyleyen K.G. kızını sadece bir kere cam paravanın arkasından gördüğünü söylüyor. K.G. hapis cezası bittiğinde de Çin polislerinin peşini bırakmadığını belirtiyor:

“10 seneden fazla hapis yattığım için ölüm tehlikesi olduğunu hissettim. Beni birkaç kez çağırdılar. Ajanlık teklif ettiler. Ondan sonra artık orada yaşayamayacağımı anladım ve kaçmaya karar verdim.”

2.5 ayda üç ülke geçti

2013 yılının ağustos ayında yola çıktı. İlk olarak Doğu Türkistan’dan üç günde Çin’in güney sınırına gitmeyi başardı.

K.G. sınıra ulaşmak için 500 dolardan fazla rüşvet verdiğini söylüyor ve yolculuk boyunca geçtiği ülkeleri deşifre etmek istemiyor.

Anlaştığı insan kaçakçıları ile ormanlık alanda zor yolculuklar yapmış. Kimi zaman yürümüş, kimi zaman araçlarla yol almışlar. İnsan kaçakçılarına sınırdan sonraki yolculuk için iki bin dolar verdiğini, ikinci ülkeden üçüncü ülkeye geçmesinin tam 40 gün aldığını anlatıyor.

K.G. üçüncü ülkede 48 gün bir evde kaldığını söylüyor. Yakalanmamak için bu süre boyunca hiç dışarı çıkmadığını, üçüncü ülkeden Malezya’ya kamyonet kasasında gittiğini anlatıyor.

Malezya’da dört ay hapis

Ağustos ayı başında Sincan’dan yola çıkan K.G üç ülke geçerek 2.5 ay sonra Malezya’ya ulaşabiliyor.

Malezya’da ise bir iyi, bir de kötü sürprizle karşılaştı. Altı ay kaldığı Malezya’da sahte pasaportla Türkiye’ye gelmeye çalışırken havaalanında yakalandı. Dört ay hapis yattı. Hapishanenin koşullarının çok kötü olduğunu söyleyen K.G, ‘Oradaki kötü koşulları gördüm. Yemekler pis, temizlik yok. Pislik yüzünden çocuklarda kaşıntı oluyordu. Biri kaşıntı yüzünden hayatını kaybetti.” diyor.

K.G hapisteyken bir de ziyaretçisi oldu; damadı. Bu ziyarette damadının ailesinin geri kalanını alıp peşlerinden kaçtığını öğrendi:

“Hem mutlu oldum hem de o kadar sıkıntı çektikleri için üzüldüm. Ağlamaya başladım. Ben giderken eşimi de götürecektim ama eşim 8 aylık hamileydi. O yüzden onu götüremedim.”

Malezya’da hapisten çıkınca yine ailesini geride bırakmak zorunda kalarak Türkiye’ye geldi. Kendisinden bir ay sonra da ailesi çok zor bir yolculuktan sonra Türkiye’ye ulaştı.

Şimdi bütün aile Türkiye’de yeni bir hayata başlamanın heyecanını yaşıyor. İstanbul’da yardımlarla geçiniyorlar.

Ancak terk etmek zorunda kaldıkları memleketlerinde yaşanan haksızlıkları ve insan hakları ihlallerini dünyaya duyurmak için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyorlar.

Altı çocuğu Doğu Türkistan’da kaldı

G.Y. Doğu Türkistan’dan kaçmaya karar verdiğinde yedi çocuğunu ve eşini geride bırakacaktı. Yolda gördüğü oğlunu son anda yanına almaya karar verdi ve umut yolculuğuna çıktı. Ancak oğlunu yolda başka bir gruba emanet etmek zorunda kaldı. Aylar sonra Malezya’da kavuştuklarında oğlu tanınmayacak haldeydi.

G.Y., 40 yaşında, yedi çocuğu var. Onu ülkesini terk etmeye götüren süreç, üniversite yıllarında başladı. Anlattığına göre, “namaz kıldığı ve arkadaşlarını namaz kılmaya davet ettiği” gerekçe gösterilerek, üç yıl hapis yattı. Cezaevi sürecinden sonra kendi ülkesinde hayatını zindana çevirecek ‘siyasi suçlu’ damgası yediğini söylüyor.

Cezası bittikten sonra yeni bir hayat kurmaya karar verip ticarete atılıyor. Ancak “siyasi suçlu” geçmişi nedeniyle zorlanıyor:

‘Üniversitede aldığım hapis cezası, yapmak istediğim her işte karşıma çıktı. Beni hep engelledi. Artık Doğu Türkistan’da yaşayamayacağımı anladım. İnsan kaçakçıları ile iletişim kurarark eşime dahi haber vermeden kaçmaya karar verdim. Kaçacağım gün yolda tesadüfen gördüğüm 10 yaşındaki oğlumu da yanıma aldım ve yola çıktım.’

G.Y. önce Doğu Türkistan’dan Çin bölgesine geçiyor. Burada, insan kaçakçılarının önerisiyle oğlunu başka bir gruba bırakmak zorunda kalıyor. Dağlık yollardan saatlerce yürüyerek Çin’e komşu bir ülkeye geçiş yapıyor ve sekiz gün kaldığı bu ülkeden sonra yine insan kaçakçılarıyla arlaşarak üçüncü bir ülkeye geçiyor.

Oğluna Malezya’da kavuştu

G.Y. üçüncü ülkede insan kaçakçıları tarafından götürüldükleri evde dışarı hiç çıkmadan 1.5 ay sıra bekledikten sonra yeniden yola koyulduğunu anlatıyor. Kimi zaman motosiklet ile kimi zaman araçlarla günlerce yolculuk ettiklerini söylüyor. Vardığı ülke ise; Malezya. Malezya’ya geldikten ancak dört ay sonra yolda bıraktığı oğluna kavuşabiliyor. ‘Çocuğum o zor yollardan yürümekte zorlanınca insan kaçakçıları onu dövmüş. Bunu öğrenince nasıl üzüldüğümü anlatmaya kelimeler yetmiyor’ diyor. Oğlu ile ilk karşılaşmasını ise şöyle anlatıyor:

“Onu ilk gördüğümde kendime hâkim olamadım. Çok ağladım. Çünkü her yerinde yara vardı, kaşınıyordu. Yüzünden başka sağlam yeri yoktu. Onu görünce canım çok yandı. Günlerce elbise giydiremedim. Onu tedavi etmeye çalıştım. Kaçak olduğumuz için doktora götüremiyordum. Sonra o kaşıntı bana geçti. Bir arkadaşımızın yardımıyla eczaneden ilaç aldık. Bir ay sonra iyileşebildik. Bizimle gelen üç çocuk bu hastalıktan vefat etti.”

“Bir yıl evden çıkmadık”

Bir yıl boyunca Malezya’da kiraladıkları evde oturduklarını söyleyen G.Y. yakalanmamak için hiç dışarı çıkmadan insan kaçakçıları tarafından alınmalarını, yani sırasını bekliyor.

Aradan geçen sürede kaçakçıların kendilerine yardım etmediğini anlayan G.Y. kendi başının çaresine bakmaya karar verdi. Türkiye Büyükelçiliğinden yardım istedi. Ancak prosedürler tamamlanamadığı için yine oğlundan ayrılmak zorunda kaldı. 2014’ün Ağustos ayında Türkiye’ye ulaştı. Oğlu ise iki ay sonra başka bir aileyle Türkiye’ye giriş yapabildi.

Baba oğul bu zorlu yolculuktan sonra Türkiye’de yeni bir hayata başlarken, geride kalan eşi ve altı çocuğunun hapse atıldığını öğrendi. G.Y.’nin söylediğine göre, “kendisinin kaçtığını anlayan Çin polisi, eşi ve çocuklarını gözaltına almıştı”.

Oğlu ile Türkiye’de bir hayat kurmaya çalışan G.Y.’nin eşi ve çocuklarını düşündükçe gözleri doluyor. Doğu Türkistan’dan kaçan başka ailelerle birlikte yerleştirildiği bir evde bir yandan Türkçe öğrenmeye, diğer yandan da dernek ve vakıflardan gelen yardımlarla hayatta kalmaya çalışıyor. Hayali; dil öğrendikten sonra çalışmaya başlamak.

Yaşadıklarının kendini edebiyata yönelttiğini söyleyen G.Y. ailesini ve vatanına özlemini anlatan şiirler yazarak vaktini geçiriyor. Türkiye’de buruk bir mutluluk yaşadığını anlatıyor. Ailesinden ayrı geçirdiği ilk Kurban Bayramı ise içinde bir yara olarak kalmış:

“Bayramda herkes ailesiyle, sevdikleriyle birlikte mutlu ve sevinçliydi. Ben ise memleketimden ailemden uzakta tek başımaydım. Burada gurbetçi olarak yaşamak çok zor. Kelimelerle anlatılması mümkün değil.”

Kaçış yolculuğu 10 ay sürdü

Doğu Türkistan’dan kaçan babalarının ardından ailece yola çıktılar. Yürüdüler, aç kaldılar, tarlalarda yattılar, hapse düştüler. 10 ay sonra ulaştıkları Türkiye’de babalarına kavuştular ancak üç aylık bebekleri yolda öldü.

T.F. henüz 18 yaşında genç bir kadın. Doğu Türkistan’da geçirdikleri hayatları da zordu, memleketlerinden kaçış süreci de… Babası K.G., 17 yılını Çin’deki cezaevlerinde geçirdi. Babası cezaevindeyken dindar kimliğinden dolayı görüşmelerine izin verilmediğini söyleyen T.F. sekiz yaşındayken babasını sadece bir kez, o da cam paravan arkasından, görebildi. Babasının cezaevinden çıktığı günü ise şöyle anlatıyor:

“Hapisten çıkacağı gün haberimiz oldu. Amcam, babamı almaya gitti. Babamı iki üç araba konvoy insanla getirdiler. Ben hangisi babam diye sormaya utandım. ‘Acaba hangisi benim babam’ diye arabaların etrafında çırpınarak dolaştım, koştum. Teyzemler, halamlar hepsi ağlıyorlardı. Sonra babam geldi. Babamı görünce dünyalar benim olmuş gibi sevindim. Çok mutlu oldum.”

Anlattığına göre, babası bir bayram sabahı evini, ailesini, ülkesini terkedip kaçmak zorunda kaldı. T.F, ‘Babam gidince Çin polisi bizi rahat bırakmadı, babamın nerede olduğunu söylememiz için bize baskı yaptı. Dört ayda dört ev değiştirmek zorunda kaldık. Baskılara dayanamadık ve eniştemin yardımı ile babamın yanına gitmeye karar verdik’ diyor. Geride kalan aile üyeleri de, memleketlerini terk etmeye karar verdi.

Yola çıkmak için 8.5 aylık hamile annelerinin doğum yapmasını beklediler, bebek 15 günlük olunca T.F. ile birlikte; ablası, ablasının eşi, eniştesinin kardeşi, annesi ve biri 15 günlük diğeri 3 yaşında iki kardeşi ile yola çıktılar.

10 ay süren yolculuk

Aile, Aralık 2013’te Doğu Türkistan’dan (Şincan Uygur Özerk Bölgesi) yola çıktı, Eylül 2014’te Türkiye’ye ulaştı. Türkiye’ye ulaşmaları tam 10 ay sürdü.

Karlı bir günde yola çıktıklarını anlatan T.F., üç günde arabayla Çin’in sınır şehirlerinden birine geldiklerini, 16 gün boyunca ismini gizli tuttukları bir sınır şehrinde kaldıklarını anlatıyor.

Doğu Türkistan’dan kaçanların çoğu, gittikleri ve sığındıkları şehir ile ülkelerin adını, kaçan diğer Uygurların zorluk yaşamaması için deşifre etmek istemiyor.

Sınırda 16 gün boyunca daha önceden anlaştıkları insan kaçakçılarından gidiş için haber bekliyorlar. Sıra onlara geldiğinde insan kaçakçıları kendilerine şu mesajla geri dönüyor:

“Hepiniz değil, sadece üç kadın ve iki küçük çocuk yola çıkabilir”

T.F. eşini bırakıp ablası, eniştesi, annesi ve biri 3 diğeri bir aylık küçük kardeşi ile yola çıkmak zorunda kalıyor.

Karayoluyla Çin’e komşu bir ülkeye gidiyorlar. T.F. sınırda kendilerini motorlu kişilerin beklediğini ve her bir motora ikişer kişi binerek sınırı geçtiklerini söylüyor. Üç gece üç gün süren bu yolculuktan sonra başka bir ülkenin sınırına geliyorlar ancak burada polise yakalanıyorlar ve hapse düşüyorlar.

Pirinç tarlasında bırakıldılar

T.F., 3 bin dolar rüşvet vererek hapishaneden çıktıklarını söylüyor ancak, rüşvet verdikleri polis aileyi Çin’e komşu bir ülkenin sınırlarında bir pirinç tarlasına bırakıyor.

“Çin’den sonra geçtiğimiz ikinci ülkenin polisi bizi Çin sınırından geçtiğimiz ilk ülkenin sınırında bir pirinç tarlasına geri götürdü. Tarlanın durumu çok kötü ve nemliydi. Sinek doluydu. Bir buçuk gün uyuyamadık. Neredeyse hep ayakta bekledik. Yiyecek bir şey bulamadık. Yanımızdaki bir aylık bebek de çok açtı. Annem beslenemediği için, sütü de çok az geliyordu. Şeker kamışı suyunu içtik. Köylülerden tanesi bir dolara yumurta aldık”

T.F daha sonra kaçakçıların yardımı ile bir otelde dokuz gün kaldıklarını söylüyor. Kaldıkları otelde kendileri gibi 300 kadar Doğu Türkistanlı olduğunu, altı gün bu otelde sıra beklediklerini anlatan T.F., bir başka ülkenin sınırına kadar günlerce yürüdüklerini anlatıyor.

Ancak bu yürüyüş de hiç kolay olmamış. Dağın yamaçlarından, uçurum kenarlarından dolaşarak saatlerce yol yürümüşler. Ve iki günlük yolculuktan sonra da Malezya’ya ulaşabilmişler.

3 aylık bebek yolda öldü

Malezya onlar için Türkiye’ye gitmeden önceki son durak. En büyük sorun ise, sahte pasaport hazırlatabilmek. Bunun için de sıra beklemek zorundalar. Ancak sıranın ne zaman kendilerine geleceğini bilmedikleri için bir ev kiralamak zorunda kalıyorlar.

Kaçak oldukları için evden zorunlu olmadıkça çıkmamışlar. Bu arada iki ay önce doğum yapan annesi de bebek de çok yorgun düşmüş. T.F kardeşinin ölümünü şöyle anlatıyor:

‘Bebek çok açtı. Annem ona yemek yedirirken çocuk açlıktan yemeği hemen yutmak istedi. Yemek boğazında kaldı. Kardeşim 2 ay 20 günlükken vefat etti. Orada pasaport olmayınca mezar da bulamadık. Kaçaktık. Ablamın kocası rüşvetle sahte pasaport yaptırdı. Bebeği o pasaportla gömdük.’

11. kattan düştü ölmedi

Bebek kendi elinde ölünce annenin psikolojisi de bozuldu. Annesinin kendisini bebeğin ölümünden sorumlu gördüğünü anlatan T.F., bir gün evde otururken büyük bir gürültü duyduklarını, koşarak balkona çıktıklarını söylüyor:

‘Tuttuğumuz ev 11. kattaydı. Balkondan aşağı baktığımda annemin atladığını gördüm. Dördüncü kattaki otoparkın çatısına düşmüştü. O şiddetle çatı bile yarılmış annem de araçların üzerine yuvarlanmıştı.’

Olay yerine hemen polis ve ambulans gelmiş ve hastaneye gittiklerinde annesinin yaşadığını öğrenmişler. Ancak bu kez kaçak oldukları ortaya çıkmış. Yargılanarak, cezaevine gönderilmişler. Annesi de biraz iyileşince hapse atılmış.

Bu arada, yolda hamile kalan T.F. cezaevi sürecinde hastanede doğum yaptığını, iki ay hapiste kaldıktan sonra buldukları bir avukatın sayesinde serbest kaldığını söylüyor.

Aile bir ay sonra Türkiye’ye ulaşmayı başarıyor.

Ancak yolculuk sırasında zaman zaman ayrı düştükleri gibi, aile farkı zamanlarda Türkiye’ye gelebildi. Kendilerinden önce yola çıkan babalarıyla ikamet almak için gittikleri polis merkezinde kavuştular.
Çocuklarını saklayarak büyüttü

Çin’in çocuk kotasını delerek, Doğu Türkistan bölgesinde beş çocuk sahibi olan R.Y., bebeklerini evin içine saklayarak büyüttü. Dindar oldukları için baskı gördüklerini söyleyen aile, ikiye ayrılarak ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Altı ay süren zorlu yolculuk sonunda Türkiye’ye ulaşan aile, yeni bir hayat kurmaya çalışıyor.

R.Y., anlattığına göre, liseyi bitirdikten sonra başörtüsüyle okula alınmadığı için eğitimine devam edemedi. Evlendi. Beş çocuğu oldu. Ancak çocuk kotası nedeniyle en küçük üç çocuğuna kimlik alamadı. Kotaya rağmen neden üç çocuk fazla doğurduğunun gerekçesini, “Çin, Uygurları sürekli öldürüyor. Çocuk doğurmazsak neslimiz bitirecek” diyerek anlatıyor. Çocuklarını gizli saklı büyütmüş.

R.Y. ve ailesinin dindar kimliklerinden dolayı yaşadıkları baskılar ve çocukları özgür bir ortamda büyütme hayalleri nedeniyle ülkelerini terk etmeye kararı vermesi zor olmamış. Bugün 37 yaşında ve Türkiye’de yeni bir hayat kurmaya çalışıyor.

Dağlarda çocuklar kayboluyor

2013 yılının ekim ayında Doğu Türkistan’ı (Şincan Uygur Özerk Bölgesi) terkeden aile, yola çıkmadan insan kaçakçılarının isteği ile iki çocuğunu kendileri gibi kaçan başka bir aileye vermek zorunda kaldı. Üç çocuğu ise yanlarındaydı. Çin sınır bölgesindeki bir şehirden birkaç gece yürüyerek komşu bir ülkeye geçtiler. R.Y. o yolculuğu şöyle anlatıyor:

“O gece o kadar yüksek bir dağı tırmandık ki, sabah dağın üstünden aşağı bakınca sis gördüm ve kendime inanamadım bu kadar yüksek çıkığıma. O kadar tehlikeli bir yoldu ki, bir ayağınız kaysa da düşseniz, cesedinizi bulamazlar. Bizden önceki grupta birinin dört yaşındaki çocuğu düşmüş. Bulamamışlar. İnsan kaçakçıları çocuğun annesine ‘4-5 saatte aşağı inemezsin, insen de çocuğunu bulamazsın’ demiş. Bırak git demişler. Bırakıp gitmiş çocuğunu.”

‘Günlerce yürüdük’

Ormanlık alanlardan günlerce yürüdüklerini, kimi yerlerde nehirlerden yürüyerek karşıya geçmek zorunda kaldıklarını anlatıyor. Günler süren zorlu yolculuklar sırasında çok az yemek yemişler:

‘Biz evden çıkmadan önce çocuklara durumu anlattık. Çok tehlikeli bir yolculuğa çıktığımızı, yolda yaramazlık yapmamaları gerektiğini, yolculuk bitince çok rahat bir hayatın bizi beklediğini söyledik. Çocuklar kendilerini kurtarmak için dayandı.’

Doğu Türkistan’dan çıktıktan 21 gün sonra Malezya’ya ulaştıklarını anlatan R.Y., Doğu Türkistan’da başka bir aileye emanet ettiği iki oğlu ile de böylece buluşabildi. Malezya’da beş ay kaldılar. Bu süre boyunca kiraladıkları evden dışarı çıkmadan Türkiye’ye gitmek için sıra beklediler.

R.Y. bu zorlu yolculuğa ailesi ile vedalaşamadan çıktığını söylüyor. Yola çıktıktan sonra ise babasının vefat ettiğini öğrenmiş.

Kaçakçıların isteği doğrultusunda eşi ve üç çocuğundan Malezya’da ayrılarak yola devam etmek zorunda kalan R.Y., Türkiye’ye doğru kalan yolu iki çocuğuyla birlikte tamamladı.

Altı ay sonra Türkiye’ye vardılar

Altı ay sonra 2014’ün Nisan ayında iki çocuğu ile birlikte Türkiye’ye ulaşan R.Y., sahte pasaportla ülkeye giriş yaptığı için üç gün Atatürk Havalimanı’nda bekletildiğini anlatıyor. Daha sonra Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’ne gönderilen R.Y. burada bir hafta kaldıktan sonra hastanede doğum yaptığını, ancak bebeğinin doğumdan hemen sonra öldüğünü söylüyor.

Eşi ve geride kalan çocukları ise yine sahte pasaportla Türkiye’ye bir ay sonra ulaşabildi. R.Y.’nin annesi, kardeşleri hala Doğu Türkistan’da. Ancak onlarla telefonda bile görüşemiyor. Çünkü bir şekilde iletişime geçerse ailesinin tespit edilebileceğinden, geride kalanlara baskı yapılabileceğinden korkuyor.

‘Kapı zili çalınca çocuklar saklanırdı’

R.Y., eşinin üniversitedeyken siyasi nedenlerle bir süre hapis yattığını söylüyor. Bu nedenle sürekli Çin istihbaratının takibinde olduklarını, evlerine sık sık baskın yapıldığını, bu baskıların eşinin dindar biri olması nedeniyle gerçekleştiğini söylüyor. Özgürce inançlarını yaşayamadıklarını, çocuklarına İslami eğitim veremediklerini söyleyen R.Y., Çin’in baskınlarına dayanamayarak yaşadıkları küçük şehirden Urumçi’ye taşındıklarını söylüyor. Ancak anlattığına göre polis Urumçi’de de onları rahat bırakmamış:

“Her an evimize operasyon düzenlenebilirdi. Çocuklarımız zil çaldığında travma geçirmiş gibi oluyordu. Saklanacak yer bulamıyordu. Çünkü biz çocuklara ‘sizi görürlerse bizden alırlar’ diye söylemiştik. Çocuklar bunu bildiği için zil çaldığında saklanacak yer arardı.”

R.Y., geride bıraktığı ailesini özlediğini söylüyor. Ancak eşi ve çocukları ile Türkiye’de yeni ve özgür bir hayata adım attığı için çok mutlu.

‘Çocuklarımın geleceği için kaçtım’

H.S., Doğu Türkistan’dan sekiz aylık hamileyken üç çocuğuyla birlikte kaçtı. Çin sınırında yakalanıp, tutuklanan eşini de ardında bırakarak… Aylar süren yolculuğun ardından ulaştıkları İstanbul’da yardımlarla geçinebiliyorlar.

H.S., 32 yaşında. Liseyi bitirdikten sonra başörtüsü ile eğitimine devam edemediği için Urumçi’ye yerleşerek, Kur’an ve Arapça kurslarına gitti. Eğitimini bitirdikten sonra evlendi. Üç çocuğu oldu. Evlendikten bir yıl sonra, eşi siyasi nedenlerle tutuklandı. Ancak baskıların durmadan devam ettiğini söylüyor. H.S.’ye göre yaşadıklarının nedeni eşinin çocuklarına dini eğitim vermesi. “Çin’de çocuklara din eğitimi verilmesi yasak. Abim ve babam da benzer nedenlerle yıllardır hapiste” diyor.

Eşi sınırda yakalandı

H.S. ve eşi çocuklarından üçünü alıp kaçmaya karar verdi. Önce, Çin’in sınır bölgelerine gittiler ve bir ay bir sınır şehrinde yaşadılar. Bu sırada ülkeden çıkmak için kaçakçılarla iletişim kurdular. Bir gün eşi kaçakçılarla konuşmak için sınıra gittiğinde Çin polisi tarafından yakalandı ve dokuz ay hapis cezası aldı. H.S. bu sırada hamileydi.

Eşi hapse girince üç çocuğu ile bir başına kaldığını anlatan H.S., eşinin de isteği ile yoluna devam etme kararı almış. Şimdi geriye bakıp düşündüğü zaman nasıl böyle bir karar aldığına inanamadığını söyleyen H.S., “Bu kadar güçlü olduğumu bilmiyordum. Anne olarak çocuğuma her baktığımda onun özgür bir hayatta okumasını, çalışmasını istiyorum. Eşim olmadan yola devam etme kararı almak çok zor oldu. Ama artık geri de dönemezdim” diyor.

İlk deneme başarısız

Sekiz aylık hamile olan H.S.’nin üç çocuğu ile ilk kaçış denemesi başarısız olmuş. Geçtikleri ilk ülkede polise yakalanmışlar.

“O ilk kaçış denemesinde saatlerce dağlardan, uçurum kenarlarından yürüdük. Orayı şimdi düşünmek, hatırlamak bile istemiyorum. Çünkü sekiz aylık hamileydim. Kurtların sesleri geliyordu. Bir gece taşların üstünde yattık, çocuklarım sürekli ağlıyordu. Üç çocuk benim gözümün içine bakıyor, bana güveniyordu. Benim ellerimi tutuyordu. Ama hiçbiri korkudan ses çıkaramıyordu.”

Üç çocuğunu başkaları ile gönderiyor

İlk kaçış denemesi başarısız olunca H.S. doğumunu bekliyor. Çocuklarını ise başka bir gruba teslim ediyor. Doğum yaptıktan 45 gün sonra da başka bir grupla yola çıkıyor. 2014’ün şubat ayında 45 günlük kızı kucağında olduğu halde 10 kişilik bir grupla yola çıkıyor. Çin’den Malezya’ya dokuz günde ulaşıyor. H.S. bu kadar kısa sürede birkaç ülkeyi geçmelerinin büyük şans olduğunu ifade ediyor.

Malezya’ya gittiğinde, Çin’de başkalarına teslim ettiği üç çocuğuna kavuşuyor. Yeni doğurduğu bebeği ile artık yanında dört çocuğu olan H.S.’ye eşinin arkadaşları oraya kadar yardım edebileceklerini söylüyor. Tanımadığı bir ülkede dört çocuğu ile ne yapacağını bilmez halde sabaha kadar ağladığını söyleyen H.S., orada tanıştığı kişilerin kendisine Türk konsolosluğuna gitmesini tavsiye ettiğini anlatıyor.

H.S. konsolosluğa giderek dört çocuğu ile açıkta kaldığını anlatıyor ve yardım istiyor. Üç ay sonra konsolosluktan olumlu cevap geldiğini anlatan H.S bir ay sonra da çocukları ile birlikte Türkiye’ye geldiğini söylüyor.

Ancak gelmeden önce haber verdiği arkadaşları bir yanlış anlaşılma üzerine havaalanında onu karşılamıyor. Havaalanında dört çocuğu ile ne yapacağını bilmez halde dolaşırken Doğu Türkistanlı başka bir grubu karşılamaya gelen bir dernek onlara sahip çıkıyor. Daha sonra dernekler yardımı ile yıllar önce Türkiye’ye gelen teyzesinin kızını buluyor. Onun yardımı ile çocukları ile yeni bir hayata başlıyor. Yolculuk boyunca en zor günlerini Malezya’da geçirdiğini söyleyen H.S. “32 yaşımdayım ama 60 yaşımda gibi hissediyorum” diyor.

‘Yolculuk 13 ay sürdü’

H.S. bir yıl bir aydan fazla süren yolculuğundan sonra buruk bir mutluluk yaşıyor. Çocukları yanında olduğu için mutlu ancak geride kalan eşini ve ailesini özlüyor. Çünkü H.S.’nin eşi hâlâ Doğu Türkistan’da. Hapisten çıkmış, kaçmayı planlıyor ama henüz bir yol bulabilmiş değil. Çocukların da babalarını sorup durduğunu söyleyen H.S., “Bazen çocuklarıma kızdığımda, ‘sizi Doğu Türkistan’a göndereceğim diyorum’ onların cevabı, ‘oraya bir daha asla gitmeyiz oluyor’ diyor.

Çocukların da Türkiye’ye alıştığını söyleyen H.S. o zorlu yolculuğu hatırladıkça çocuklarının kendisine, ‘sen dünyanın en büyük annesisin’ dediklerini ifade ediyor.
“Başörtülülerin pankartlarını asıyorlar”

H.S bu kadar zorlu bir yolculuğa katlanıp neden ülkesini terk ettiğini ise şöyle anlatıyor:

“Çocuklarımın geleceği için memleketi terk ettim. Yakınımızda bir okul vardı. O okulun içinde panolara bizim gibi başörtülü sakallı insanların fotoğrafları asılmıştı. Bu insanlar kötü insan olarak gösteriliyordu. Çocuğumu bana düşman etmeye çalışıyorlardı. Ben çocuğumun eğitim almasını istiyorum. Ama Çin’in istediği gibi değil. Çocuklarımı özgürce yetiştirmek için kaçtım”

H.S.’nin çocuklarının şimdi tek dileği var, Çin’de kalan babalarına kavuşmak.

Telefondaki ses hayatını değiştirdi

Çin’in çocuk kotası nedeniyle dört çocuğunu gizlice doğuran S.D., eşi ve çocuklarıyla birlikte kaçtı ancak Malezya’da yakalandı. Eşi Çin’e iade edildi, genç kadın ve çocuklarının hayatı ise sorguda polise telefonla tercümanlık yapan kişinin uyarısıyla değişti: “Çince konuşma”

S.D., 33 yaşında, dört çocuk annesi bir Uygur Türkü. Çocuklarının eğitimi ve geleceği için ülkesini terk ettiğini söylüyor. Eşi ile 2009 yılında evlendiğini belirten S.D. için sorunlar kızına hamileliği sürecinde başlamış. Çünkü eşi daha önce evlenip boşanmış ve iki çocuğu daha olduğu için kotaya takılmışlar. Çin kanunlarına göre köylerde üç, şehirlerde iki çocuğa izin veriliyor. Bebekleri, eşinin üçüncü çocuğu olduğu için korktuklarını söyleyen S.D.’ye göre, hamile olduğu öğrenildiğinde çocuğunu alabilirlerdi. Bu yüzden S.D. bebeğini bir köyde gizlice doğurmuş, bir süre sonra da eşi ile başka bir şehre taşınmaya karar vermişler:

“Önce Doğu Türkistan’dan Çin’in bir şehrine taşındık. Eşim ticaret yapıyordu. Bu yüzden taşınmamız daha kolay oldu. Resmiyette boşandık. Öyle olunca eve de baskın yapmadılar. Çin bölgesinde dört yıl yaşadık. Ben bu dört yıl boyunca hemen hemen hiç dışarı çıkmadım. Hep evde saklandım.’

S.D. dört yıl boyunca ailesiyle birkaç kez kaçak yollarla görüşebiliyor. Bu arada üç çocuğu daha oluyor. Ancak bu gizli saklı yaşamın kendisi için çok zor olduğunu söylüyor. Gizli yaşamak zorunda kaldığı için hastalandığında dışarı çıkamadığını, çocukları hastalandığında doktora götüremediğini, okula gönderemediğini söylüyor.

‘Ormanda saatlerce yürüdük

Hayatlarının bu şekilde saklanarak süremeyeceğini anlayınca en küçüğü üç aylık olan dört çocuğunu da yanlarına alıp 2011 yılında yola çıkmışlar.

Anlattığına göre, önce Çin’in sınır bölgelerine gittiler. Bir gece yarısı sınırdan bir komşu ülkeye geçtiler. Ancak geçtikleri ülkenin polisi aileyi yakaladı ve sınır dışı edildiler. Çin polisine teslim edilmemelerini ise şans olarak değerlendiriyor. Ertesi gece insan kaçakçıları vasıtasıyla tekrar Çin sınırından komşu ülke sınırına geçen aile, üçüncü ülkeye saatlerce orman içinde yürüyerek ulaştıklarını anlatıyor. Aile, Malezya’ya 15 günde varabiliyor.

‘Eşimi Çin’e iade ettiler’

Malezya’da daha önceden oraya giden arkadaşlarının kendileri için kiraladığı evde kalıyorlar. Ancak eşi burada polise yakalanıyor ve Çin’e iade ediliyor. S.D. dört çocuğu ile Malezya’da yalnız kalıyor.

Eşi götürülünce bir süre ne yapacağını bilmeden ağladığını söyleyen S.D., yoluna nasıl devam ettiğini şöyle anlatıyor:

‘Beni de alırlar diye ertesi gün dört çocuğumla evden kaçtım. Nereye kaçacağımı bilmiyordum. Bir süre sokaklarda yürüdük. Sonra bir camiye sığındım. Orada bir gece kaldıktan sonra bana bir aile sahip çıktı. Bir hafta da onların yanında kaldım. Ama sonra onlar da beni yabancılar şubesine teslim ettiler.’

‘Beni Çin’e göndermelerinden korktum’

S.D. götürüldüğü yabancılar şubesinde kendisini dört çocuğu ile Çin’e geri göndereceklerini düşünerek çok korktuğunu anlatıyor. Kendisine ‘nerelisin’ diye sorulduğunda “Türkistanlıyım” diye cevap verdiğini anlatan S.D. yaşadığı korkuyu şöyle anlatıyor:

‘Orada beni Çin’e geri gönderecekler diye çok korktum. Hep ağlıyordum. Bana haritayı açtılar “Türkistan neresi kendi memleketini bul” dedi. Ben “bulamıyorum” dedim. İngilizce bilmediğim için hep işaret diliyle konuşuyorduk. Ama sürekli ağlıyordum, korkudan ne yapacağımı bilemedim. Beni Çin’e gönderirlerse hapse atarlar işkence yaparlardı. Çocuklarım için çok korktum.’

S.D. bu ifadeden sonra iki gün nezarethanede kaldığını söylüyor. Anlattığına göre iki gün sonra tekrar sorgu odasına çağırıldığında eline bir telefon verilmiş. Telefondaki sesin Uygurca konuştuğunu duyduğunda ne yapacağını şaşırdığını anlatan S.D., telefon konuşmasını şöyle anlatıyor:

Telefondaki ses ‘polise nereliyim dedin?’ diye sordu. Ben ‘Türkistanlı’ diye cevap verdim. O da bana, ‘Allah yardımcın olsun. Ben de onlara senin gibi söyleyeceğim. Ama sen kendini belli etme. Çin’den deme sakın, Çince hiçbir şey söyleme. Çin dersen seni oraya gönderirler. Ama Türkistanlı demeye devam edersen seni gönderemezler’ dedi. Ben o zaman kendimi çok mutlu hissettim.”

Türk doktor hayatını kurtarıyor

O konuşmadan sonra S.D. dört çocuğu ile 45 gün hapis yattığını söylüyor. Hapishanenin revirinde tanıştığı bir Türk doktorun yardımı ile Türk konsolosluğuna başvurduğunu anlatan S.D., konsolosluğa yaptığı yardım çağrısının cevapsız kalmadığını belirtiyor. Konsolosluğun kendisi ile ilgili bilgileri aldıktan bir ay sonra Türkiye’ye geldiğini anlatan S.D. yaşadığı zor günlerin ardından Türkiye’de ona sahip çıkan dernek ve vakıflar sayesinde hayata tutunmuş.

Ancak aklı eşinde. Türkiye’ye döndükten sonra Çin’de hapiste olan eşinin 80 yıl ceza aldığını, babasının ise bir trafik kazasında vefat ettiğini öğreniyor. Ailesinin güvenliği için kimseyi arayamıyor. Eşinin ailesini polislerin sürekli rahatsız ettiğini ve kendisini sorduğunu, kayınpederine, “gelinin Türkiye’de ne yapıyor, buraya gelsin” dediklerini öğreniyor. Kendini çok çaresiz hissettiğini belirten S.D. zor da olsa yeni hayatına alışıyor. İstanbul’da yardımlarla geçinen ailenin umudu geride kalan aile üyelerine kavuşmak.

Kaçışın nedeni siyasi ve ekonomik

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Asya-Pasific Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Selçuk Çolakoğlu, son yıllarda Uygur Türklerinin yoğun bir şekilde ülkelerini terk edip zorlu yolculukları göze almasını, “Siyasi baskılara ekonomik zorluklar eklenince Uygurlar yasal ve yasadışı yollarla daha iyi hayat kuracaklarını düşündükleri ülkelere gitmeyi tercih ediyorlar” diye açıklıyor.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Asya-Pasific Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Selçuk Çolakoğlu, Çin’in Uygur Türklerinin yaşadığı Sincan Uygur Özerk Bölgesi politikasını ve kaçışın nedenlerini Al Jazeera Turk’e anlattı.

Çolakoğlu’na göre, 1990’lara kadar Çin, azınlık bölgelerinde ve Doğu Türkistan’da nispeten ılımlı bir politika izledi ancak, Tiananmen olayları, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nin bağımsızlığını elde etmesinin etkileriyle Pekin’in tavrı değişti:

“Çin bu dönemlerden sonra özellikle hassas bölgelerde yaşayan ve çoğunlukta olan azınlıklara yönelik politikalarını sertleştirdi. Bu açıdan sınır bölgesinde yaşayan ve bağımsız olma potansiyeli bulunan Uygurlar en riskli azınlık grubu haline geldi.”

Çolakoğlu, Uygurların Doğu Türkistan olarak adlandırdığı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin resmiyette özerk olmasına rağmen, Çin Komünist Partisi’nin bu bölgeleri çok sıkı bir şekilde kontrol ettiğini belirterek, “Azınlıklardan seçilen özerk bölge başkanlarının sembolik yetkisi varken, esas kontrol Çin Komünist Partisi yerel temsilcisinde oluyor” diyor.

Çolakoğlu’nun verdiği bilgilere göre, Doğu Türkistan’daki Uygurların nüfusuna dair güvenilir rakamlar yok. “1990’arın başından beri Uygurlar resmi kayıtlarda 8 milyon olarak gösteriliyor. Uygurlar ise kendi nüfuslarının 20-30 milyon civarında olduğun iddia ediyorlar. Daha objektif kaynaklar ise Uygurları 10-12 milyon civarında tahmin ediyor” diyor.

Çolakoğlu son yıllarda Uygur Türklerinin yoğun bir şekilde ülkelerini terk edip zorlu yolculukları göze almasının nedenini, “Özellikle 5 Temmuz 2009 Urumçi olaylarından sonra Pekin yönetimi, Uygurların çoğunlukta yaşadığı yerleşim yerlerindeki kontrolünü artırdı. Ayrıca Uygurlar arasında eğitimsizlik ve işsizlik çok yaygın. Bu siyasi baskılara, ekonomik zorluklar da eklenince Uygurlar yasal ve yasadışı yollardan daha iyi hayat kuracaklarını düşündükleri ülkelere gitmeyi tercih ediyorlar” diye açıklıyor.

“Oruç yasaklamak yaygın bir uygulama”

Çin’in bağımsız insan hakları kuruluşlarının ülkede faaliyet göstermesine izin vermediğinin altını çizen Çolakoğlu’nun dikkat çektiği bir diğer nokta ise insan hakları ihlallerini takip etmenin zorluğu:

“Çin’in insan hakları yaklaşımı uluslararası standartlardan çok farklı ve devletin mutlak hâkimiyetini kutsayan bir yaklaşımı var. Bu yüzden bağımsız insan hakları kuruluşlarının Çin’de faaliyet göstermesine izin verilmiyor. Buna rağmen çoğu bağımsız insan hakları kuruluşu Çin’de ve özellikle azınlık bölgelerinde yaygın ve sistematik insan hakları ihlallerinden bahsediyor. Çin Komünist Partisi genel olarak, siyasi olarak kullanılabilecek dini faaliyetlere ya izin vermiyor ya da çok sıkı sınırlama getiriyor. Meselâ, Ramazan’da Müslüman öğrencilerin oruç tutmasını yasaklamak okullarda çok yaygın bir uygulama.”

Çin’in ‘Uygurların terör faaliyeti yürüttüğü’ne yönelik iddiaları konusunda ise Çolakoğlu, “Çin her türlü ayrılıkçı örgütü, terör örgütü olarak kabul ediyor” diyor. Bununla birlikte, terör grubu olarak nitelendirilen bazı Uygur örgütleri olduğunu ifade eden Çolakoğlu, Çin’in, Doğu Türkistan İslami Hareketi’ni ABD başta olmak üzere pek çok ülkede terör örgütleri listesine aldırmayı başardığını belirtiyor.

Çin’de çocuk kotası uygulanırken azınlık mensuplarına biraz daha esnek davrandığını söyleyen Çolakoğlu, azınlıklara şehirlerde iki, köylerde üç çocuk sahibi olabilme hakkı tanındığını, uygulamada bazı durumlarda ise para cezası karşılığında daha fazla çocuğa göz yumabildiklerini ifade ediyor.

Bir Cevap Yazın

*