Türkiye’ye adil bir gözle bakmak

Türkiye bağlamında son bir yıl içindeki uluslararası gelişmelere şöylesine bir göz atmak dahi, müttefikleri de dahil olmak üzere kimsenin Türkiye’nin hakkını vermeye yanaşmadığını ortaya koymak bakımından yeterli olmalı.

Altay Cengizer’e göre, Türkiye’ye karşı oldukça sistematik olarak izlenen bir kadir bilmeme, vefasızlık, yadsıma ve karalama kampanyası söz konusu.

15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişimini, sadece iktidar değişimini hedefleyen basit bir planlamanın sonucu olarak görmek imkânı olmadığı gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor.

Darbeciler her alanda Türkiye’deki organik süreçlere, memleketin tabii gelişim çizgilerine de kast etmiş oldukları için, aynı zamanda Türkiye’nin dış konumuna da kast etmişler, memleketin büyük tarihî geleneklerinden devraldığı açılım ve siyasetlerini yörüngelerinden kopartmak istemişlerdir. Darbe girişimini kendi bütünselliği içinde kavramak, karşı karşıya bulunulan durumun ciddiyetini doğru teşhis edebilmek bakımından gereklidir.

Türkiye’nin esas işlevi bir ‘tampon bölge’ oluşturmak olarak görülmeye devam ediliyor. Ülkemizden beklenen, başta Orta Doğu olmak üzere, sorunlu alanlar ile Batı arasında kalarak menfi etkileri hazmetmek, böylece Batı’nın yükünü mümkün olduğunca asgariye çekmek, neticede Batı’nın kendi anladığı tarzda bir ‘istikrar’a hizmet etmek şeklinde beliriyor.


Türkiye bağlamında son bir yıl içindeki uluslararası gelişmelere şöylesine bir göz atmak dahi, müttefikleri de dahil olmak üzere kimsenin Türkiye’nin hakkını vermeye yanaşmadığını ortaya koymak bakımından yeterli olmalı.

“Tampon bölge” görme çabası

Türkiye’nin esas işlevi bir “tampon bölge” oluşturmak olarak görülmeye devam ediliyor. Yani, ülkemizden beklenen, başta Orta Doğu olmak üzere, sorunlu alanlar ile Batı arasında kalarak menfi etkileri hazmetmek, böylece Batı’nın yükünü mümkün olduğunca asgariye çekmek, neticede Batı’nın kendi anladığı tarzda bir “istikrar”a hizmet etmek şeklinde beliriyor.

Gerçekten, 50-100 gibi mülteci rakamları büyük sorun olurken, Türkiye’nin 3 milyon mülteciyi kabullenip, bu insanlara melce olmasının normal karşılanması, bu arada AB’nin artık dillere destan hasisliği başka nasıl izah edilebilir? Yahut, nasıl oluyor da yıllardır NATO’da müttefik olan bir ülkenin aslî telakki ettiği hakları kolaylıkla görmezden geliniyor ve PKK terör örgütünün uzantıları birlikte çalışılabilecek aktörler olarak dünyaya ilân edilebiliyor? Bu tür ağır muhakeme hatalarının hepsi, gidip Türkiye’nin “tampon bölge” kalması gerektiği inancına dayanıyor, bu inanç yüzündendir ki, bu fahiş hataların sahipleri normal bir şey talep ettiklerini dahi zannedebiliyor.

Aslında bu garabet, çok eskilere dayanıyor. Anadolu’yu ifade etmek için kullanılan“Asia Minor,” ta Roma İmparatorluğu zamanında uydurulmuş askerî bir terim…Romalılar da kendi imparatorluklarıyla İran arasında, sorunları emecek bir tampon bölgeye ihtiyaç duymuş olmalılar ki, bu terimi icat etmişler. Aksi halde, kuzey Akdeniz’deki en uzun sahil şeridine, Alplerin devamı Toros’lara, Mont Blanc’dan yüksek Ağrı Dağı’na sahip olup da tek bir metrekare çöl bulundurmayan bu coğrafyaya pekâlâ “Europa Minor” denebilecekken “Asia Minor” denmiş olması da izah edilemiyor.

Türkiye, bu yüzyılın başından itibaren kaydettiği büyüme ve gelişmeyi sağlamamış, sahip olduğu orta sınıfların desteğiyle demokrasi ve sinai gelişimini, güneydoğu Avrupa dahil bölgede başka hiçbir ülkede rastlanılamayacağı şekilde derinleştirmemiş, Cumhuriyetin kazanımlarını yaygınlaştırıp genişletememiş olsaydı, ancak o zaman bir tampon bölge olma vasfını belki içselleştirebilirdi.

15 Temmuz darbe girişiminin, Türkiye’den bu garip beklentilerin tepe yaptığı; NATO üyeliğinin çok normal bir şeymiş gibi sürgit sorgulanmaya başlandığı bir döneme rastgelmesi de tesadüfî gözükmüyor.


Bugün Türkiye’nin neyi niçin yapmak istediği sıkça soruşturuluyor, altmış küsur yılın ardından bir müttefik olarak kıymeti sorgulanıyor. Lâkin, asıl sorulması gereken sual, Türkiye hiçbir şey yapmak istemeseydi ne olacağıdır. En başta da şiddet ve zulümden kaçarak en zavallı bir halde Türkiye’ye sığınmış milyonlarca kişinin akibetini sormak gerekir.

Türkiye’nin Soğuk Savaş yıllarında bir kanat ülkesi olarak Batı’nın savunmasına yaptığı olağanüstü katkı, bilahare Afganistan’dan Somali’ye kadar çok geniş bir coğrafyada üstlendiği sorumluluklar bu kadar kolay unutturulmaya kalkışılacaksa, o takdirde ortada bir inanç sorunu var demektir. Göz göre göre Türkiye’den kendi istikrarsızlığı pahasına başkalarının kafasındaki istikrar kavramına hizmet etmesini beklemek, bir de bunun mümkün olabileceğini zannetmek aynı inanç sorununun parçasıdır. 15 Temmuz darbe girişiminin, Türkiye’den bu garip beklentilerin tepe yaptığı; NATO üyeliğinin çok normal bir şeymiş gibi sürgit sorgulanmaya başlandığı bir döneme rastgelmesi de tesadüfî gözükmüyor.

İstikrar nasıl gelir?

Herkesin özlediği istikrarı getirecek şey, her bakımdan anahtar ülke rolünü haiz Türkiye’nin hakkaniyet ölçüleri içerisinde; sahip olduğu tarihî ve coğrafî plândan hareketlenen açılımları kadar kazanmış olduğu yetenekler ve ulaştığı yeni ölçekler dahilinde değerlendirilmesidir. Eninde sonunda istikrarı sağlayacak olan bir takım silâhlı oluşumlar ya da gruplar değil, kendi tarihselliğine sahip, kendini oluşturmuş devletlerdir. Bu yüzdendir ki, gelip geçici kazançlar ele geçecek diye, ana çerçevenin ne olduğu; çöküş ve yükseliş süreçleri ve tarihsellik hususlarında muhakeme hataları işlenmemesi gerekir.

Soğuk Savaş, Türkiye’nin etrafındaki geniş bölgenin hastalıklarının uzun süre gözlerden uzak tutulmasına yol açtı. Ama, aynı zamanda bu hastalıkları ağırlaştırdı da… Toplumsal ilerlemenin sağlanamayıp, insan hakları, gelir dağılımı, belediye hizmetleri gibi temel alanlarda hep güdük kalan bir dizi ülke, Soğuk Savaş’ın tıpası üzerlerinden kalktığında çok geçmeden ağır rejim ve meşruiyet sorunlarıyla karşı karşıya kaldılar, bir kısmı ne yazık ki, devlet çöküşü sürecine sürüklendi. Hal böyle olmasına karşın, ders alınmadığı da görülüyor. Meselâ Irak, toprakları üzerinde devlet egemenliğinin vasıflarını yerine getirmiş ve toprakları Türkiye’ye karşı kullanılmamış, Türkiye onbinlerce Irak vatandaşına da melce olmamış gibimesnetsiz suçlamalarda bulunabiliyor, kendi ordusunun Toyota pikaplar içinde ilerleyen DEAŞ’a Musul’u tüm mühimmat ve silâhlarıyla birlikte nasıl terk ettiğini görmezden gelebiliyor.

Daha geniş bir çerçeveden bakılacak olursa,Türkiye bir hakkaniyet ölçüsü olduğu kadar, bir tarz ve üslûp olarak da “Adil Hafıza” kavramının gereklerinin kendisine karşı yerine getirilmemesinden şikâyetçidir.

Niçin ‘Pax Ottomanica’ değil de ‘Osmanlı boyunduruğu’?

Örneğin, şu ya da bu asırda bir dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesine dahil olmuş milletlerin oluşturduğu bağımsız ülkelerin sayısının yüksekliği, niçin beş asrı bulan Pax Ottomanica’yı değil de “Osmanlı boyunduruğu” fikrini hatırlatır olmuştur? İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası’ndan oluşan İtilâf devletleri bloğunun Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak siyasetini izlediği çok iyi bilinmekteyken, tarihî göndermelerde niçin bu husus üzerinde hiç durulmaz?

Türkiye’ye karşı oldukça sistematik olarak izlenen bir kadir bilmeme, vefasızlık, yadsıma ve karalama kampanyası söz konusu. Evet, her şey daha iyi olabilir, daha iyi yapılabilir. Fakat, asıl mesele, ‘Türkiye’nin dış alemde kendini yeterince tanıtamama’sı olmaktan ziyade, dışarısının Türkiye’yi illa ki de kendi bildiği, kendi alıştığı gibi algılamasıyla ilgili.


Türkiye’nin görüşleri hiçbir şekilde dikkate alınmamış, Türk gruplarına hiçbir söz hakkı tanınmamış olduğu halde, Alman Parlamentosu’nun 2 Haziran tarihli kararı sırasında Arjantin’de bulunan Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier nasıl olup da ta oradan Ermeni konusu her yönüyle tartışıldıktan sonra soykırımın tanınması kararına varıldığını söyleyebilir? Niçin kimse Afganistan’da en tehlikleri dönemeçlerden geçilmekteyken Kabil’deki ISAF komutasının gönül rahatlığıyla tam dört kez Türkiye’ye verildiğini hatırlamaz? Niçin, Türkiye’nin uluslararası insanî yardım alanında büyük bir sıçrama yaparak, dünyadaki en önde gelen donör ülkeler arasına girdiği bilinmez? Niçin, dostlarımız Türkiye’ye küçük bir jest yapmakta dahi bu derece zorlanabiliyor?

Yanlarına daha onlarcası eklenebilecek bu suallerin hiçbiri ikincil önemde görülemez. Aksine, Türkiye’ye karşı oldukça sistematik olarak izlenen bir kadir bilmeme, vefasızlık, yadsıma ve karalama kampanyası söz konusudur. Evet, her şey daha iyi olabilir, daha iyi yapılabilir. Fakat, buradaki mesele, “Türkiye’nin dış alemde kendini yeterince tanıtamama”sı olmaktan ziyade, dışarısının Türkiye’yi illa ki de kendi bildiği, kendi alıştığı gibi algılamasıyla ilgilidir.

Realpolitik hep galebe çalar

Bir kesim aydınımız ne kadar görmezden gelse de yeryüzü dinamikleri vardır ve uluslararası ilişkiler de eninde sonunda bir güç ilişkileri matrisi dahilinde cereyan etmeye devam eder. Dolayısıyla, Türkiye’nin en temel haklarını dahi teslim etmemek, aslında Türkiye’yi olduğu yerde çevrelemenin, önünü kapatmaya kalkışmanın ilk adımlarını teşkil ediyor. Bu yüzdendir ki, Türkiye’ye karşı gösterilen vefasızlık ve yadsımayı, herşeyden önce bir siyasi araç olarak teşhis etmek gerekir. Fakat, realpolitik hep galebe çalar.

Bütün dünyayı ilgilendiren bu bölgede kalıcı istikrarın sağlanması; gerçek anlamda müreffeh toplumların yaratılması, çağdaşlık ve aydınlanmaya yönelinmesi mümkün olacaksa, Türkiye’nin olmazsa olmaz katkıları bu sorunsalın merkezine oturmaktadır. Bunun aksini iddia etmek realpolitik-dışı, dolayısıyla hep tehlike eşiğinde kalmaya mahkûm bir tutum olacaktır.

Tarihe bakıldığında, Türkiye’nin güçlenme süreçlerini devam ettirme kapasitesine sahip olduğu, sihrinin de burada yattığı görülüyor. Örneğin, geçen yüzyıl başında zamanın emperyalist güçlerinin Türkiye’ye karşı nasıl elbirliğiyle çalışmış olduklarını hatırlamanın zamanıdır. Başkasına hiçbir hak tanımayan emperyalist devletlerin saldırısı altındaki Şark milletlerinin haklı ve esaslı menfaatlerini koruyabilecek, onlar adına konuşabilecek, bunu yapabilmesini sağlayacak tarih, tohum ve nüveleri taşıyan tek güç olarak Osmanlıların bir kuvvetlenme ve kendine gelme sürecini başaramaması için zamanın emperyalist güçleri elbirliğiyle çalışmışlardır.

Güya “liberal” geçinen o İtilâf Bloğu’na dahil devletler, Osmanlıların memurlarının maaşlarını düzenli ödeyebilmeleri için gerek duyulan gümrük vergilerinin yüzde 4 oranında arttırılmasına dahi hep karşı çıkarken, kendi sözde haklarının temelini oluşturan kapitülasyonları taviz vermeksizin korumuşlardır. O zaman da bir yadsıma ve karalama kampanyası başlatılmış, böylece aslında kimin saldırı altında olduğu, etkisi hâlâ devam eden bir sis perdesi ardına atılmıştır. O zaman da Türkiye’ninbir tampon devlet işlevi görmekle yetinmesi istenmiş, yeniden birinci sınıf bir güç haline dönüşmemesi için yolları kapatılmaya kalkışılmış, çeşitli oyunlar ve dış müdahalelere baş vurulmuştur.

Şu var ki, Türkiye tarihinde bu tür girişimleri hep sonuçsuz bırakmış, gücünü toparlama ve doğru yönelimleri yakalama başarısını hep göstermiştir. Şüphesiz, bugün de öyle olacaktır.

Büyükelçi Altay Cengizer, Dışişleri Bakanlığı’nda Siyaset Planlama Genel Müdürü. London School of Economics’ten Uluslararası Tarih alanında master derecesi sahibi. 2007-2009 döneminde Harvard Üniversitesi Weatherhead Center for International Affairs üyeliğinde bulundu, 1908-1918 dönemine dair araştırmalar yaptı. 2014 yılında yayınlanmış “Adil Hafızanın Işığında: Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” başlıklı bir kitabı bulunuyor.

Twitter’dan takip edin: @kaptaderya

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Altay Cengizer

 

Bir Cevap Yazın

*