Suudiler müstakbel amerikan liderinden pek ümitli değil

Suudi Arabistan, Rusya’nın Suriye’deki Sünni hedefleri bombalamak için İran’a konuşlandırdığı savaş uçaklarını Orta Doğu’daki güvenlik ortamının giderek bozulduğuna işaret eden bir diğer emare olarak yorumladı. Suudiler bu gidişatın tersine çevrilmesi konusunda ABD’li başkan adayları Donald Trump ve Hillary Clinton’dan da pek umutlu değiller.

İran, Rusya, Suriye, Hizbullah ve Şii Iraklılar arasında gitgide yakınlaşan ilişkiler Riyad tarafından Orta Doğu’nun stratejik dengelerinde büyük bir kayma olarak görülüyor. Kraliyet ailesine yakın bir Suudi yorumcu, Rus uçaklarının İran’a konuşlandırılmasını stratejik bir “şok” olarak niteleyerek bunun ABD’nin İran ve Rusya’nın saldırgan tutumlarını ne denli hafife aldığının bir göstergesi olduğunu söyledi.

Tahran’ın nükleer anlaşmayla yalnızlığından kurtulması ve stratejik seçeneklerinin çoğalması Suudileri daima korkuttu. Riyad’ın Moskova’yı yanına çekme çabaları da başarısız oldu. Uluslararası ambargoların büyük ölçüde kaldırılmasının ardından İran, Krallık’tan daha cazip bir stratejik ortak hâline geldi. Rusya savaş uçaklarını İran’a konuşlandırarak Şah’ın düşmesinin ardından ilk kez İran’da askeri bir varlığa sahip oldu ki bu, Krallığın kâbuslarından biriydi.

Suudilerin endişelerini artıran bir diğer konu da Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşma. Ankara, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın en güçlü muhaliflerinden biri. Esad’ın baş düşmanı Riyad da rejime karşı savaşmanın İslam Devleti’yle mücadeleden daha önemli olduğuna inanıyor. ABD Başkanı Barack Obama’nın Esad’ı bertaraf etmek için yeterli çabayı göstermemesi ise Suudilerde hayal kırıklığı yaratıyor. Suriye Devlet Başkanı artık her zamankinden daha güvende görünüyor. Dolayısıyla tüm Kraliyet ailesi ve Suudi halkı, Amerika’nın Suriye’deki Sünni çoğunluğa ihanet ettiğine ve Şii-Alevi-Rus ekseninin gerçekleştirdiği soykırımı zımnen hoş gördüğüne inanıyor.

Suudi Arabistan’ın en tepe önceliği ise elbette kendi savaşını verdiği Yemen. Şii Husiler, bazıları Suudi ordusu tarafından zorla boşaltılan Suudi sınırındaki kasabalara yönelik baskıyı artırmış durumdalar. Husilerin sözcüleri, Şii nüfusun yaşadığı bu bölgeleri 1930’daki savaşta kaybedilen ve hâlen Sana’ya ait olan işgal altındaki topraklar olarak tanımlıyorlar.

Riyad, bölgedeki Suudi ablukasına rağmen İran’ı Husileri silahlandırmakla suçluyor. Suudiler, Kararlı Fırtına Harekâtı’nı meşrulaştırmak için geçen yıl BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan oylamada aleyhte oy kullanan tek devletin Rusya olduğunu da unutmuyor. Ruslar bu harekâtın barış getirmeyecek, tek taraflı bir girişim olduğunu söylemişlerdi ve nitekim getirmedi de.

Kral Selman Bin Abdülaziz El Suud ise artık Obama sonrası döneme odaklanıyor. Suudiler Obama’nın topal ördek olduğunu biliyor. Ancak yerine gelmek için yarışan her iki aday da Riyad’ın sıkıntılarını yatıştıracak isimler olarak görülmüyor.

Trump Suudiler için ürkütücü bir muamma. Cumhuriyetçi adayın Müslüman karşıtı, keskin dili ve radikal İslam’ı benimseyen ülkeler hakkındaki konuşmaları bir tehdit olarak görülüyor. Ayrıca Trump’ın geçen hafta yaptığı bir dış politika konuşmasında Suudi Arabistan’ı Amerika’nın dostları arasında saymaması -İsrail, Mısır ve Ürdün’ü sayarken hiçbir Körfez ülkesinin adını anmadı- da not edildi. Ayrıca Cumhuriyetçi aday, 11 Eylül saldırılarını düzenleyen El Kaide’li radikallerin ABD’ye girmesinin önünü açan Suudi vize sisteminin ne denli kötü olduğundan da bahsetti.

Trump İran’la yapılan anlaşmayı rafa kaldıracağını söylese de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le iş birliği içinde gibi görünüyor. Dış politika konusunda bir tecrübesi yok ve danışmanları arasında Körfez uzmanı bulunmuyor. Ayrıca Cumhuriyetçi adayın ABD’nin 2003’teki işgalin ardından Irak’ın petrol gelirlerine el koyması gerektiği yönündeki sözleri Krallık için son derece ürkütücü oldu.

Clinton ise Dışişleri Bakanlığı vesilesiyle Riyad’da iyi tanınan bir isim. Suudiler Clinton ve danışmanları konusunda daha rahatlar ve Clinton ailesiyle köklü bir tanışıklıkları var. Ancak 2000’de Arap-İsrail sorununun çözümü için İsrail’e daha çok baskı yapmayıp Filistinlileri suçladığı için Bill Clinton’dan yana büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı.

Hillary Clinton ise Arap Baharı sırasında Bahreyn’deki siyasi reformları güçlendirilmek için uğraşmış ve bu, Suudilerin adaya müdahalesiyle sonuçlanmıştı. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e sırt çeviren Obama ekibinden olan Clinton İran’la nükleer anlaşmayı da desteklemişti. Riyad Clinton’ın liderliğindeki bir Beyaz Saray’ın Obama yönetiminin bir devamı olacağına inanıyor. Ancak Obama yönetimiyle yıllar içinde soğuyan ilişkilerin ardından Suudilerin temennisi mevcut ABD politikalarının devamı değil.

Suudi Dışişleri Bakanı Adil El Cübeyir tecrübeli bir Amerika gözlemcisi. Veliaht Prens Muhammed Bin Nayif de Kral Fahd’dan bu yana en Amerika yanlısı isim. İkinci Veliaht Prens Muhammed Bin Selman da Savunma Bakanı olarak Washington’ı deneyimsizliğine rağmen daha fazla sorumluluk almaya hazır olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Riyad, Obama yönetiminden 110 milyar dolar değerinde silah alımı yaptı. Ancak tüm bunlara rağmen Suudi liderliğiyle Amerikan yönetimi arasında hâlen bir güven tesis edilmiş değil. Öte yandan Putin ve İran’ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney arasındaki yakınlaşma giderek büyüyor. Yani İran’a ilişkin Suudi paranoyası biraz abartılı olsa da değişmesi pek muhtemel olmayan bir gerçekliğe işaret ediyor.

Bir Cevap Yazın

*