Peki çocuklar nasıl hatırlayacaklar?

Gerekli önlemler alınıp toplumun akıl ve ruh sağlığı koruma altına alınmadıkça 15 Temmuz’u sabi fıtratlarıyla izleyen yeni kuşaklar için akılda kalacak şeyler arasında “milletine kurşun sıkan askerler”, “istismar edilen din” ve “silah sesleriyle eşzamanlı yankılanan sala sesleri” olacaktır. Oysa herkes bilir ki bu böyle değildir, ama ne yazık ki çocuklar böyle hatırlayacaktır.

15 Temmuz darbe kalkışması pek çok açıdan sahici bir yüzleşmenin önünü açan yeni bir milat oldu. Her şeyden önce güven ve sadakat kavramı hem tarihsel hem de modern literatürün katkılarını geçersiz kılan yeni bir duygusal atmosferde ele alınmaya başlandı. Devletle toplum, din ve hayat arasındaki ilişkiselliğin biçimi üzerinde sonu gelmez tartışmaların başladığı da bir gerçek. Dinin esaslı bir meşruiyet kaynağı olduğunda şüphesi olmayanlar için onun bir o kadar da istismar kaynağı olabileceği ihtimali üzerinde neredeyse bir ittifak sağlandı.

Türkiye, üzerinde yeterince durmadığı konulara şimdi daha fazla yoğunlaşarak yol almak zorunda. Ertelenmiş, bastırılmış ve kapatılmış pek çok konu arasında cemaatler de var. Darbe ortamından beslenen ve ortalama her vatandaş için açıkça birer endişe kaynağı olarak görülmeye başlayan cemaat ve tarikatlar hakkında dinin sahici kaynaklarına ulaşma çabası içinde olanlar kadar Cumhuriyet’in kuruluşunda kendine radikal bir zemin bulan süreçleri hatırlayanlar da mevcut.

Fetullah Gülen’in adıyla anılan devasa örgüt deşifre olan müktesebatıyla diğer tüm cemaat ve tarikatların da varlığını açıkça tehdit ediyor. Teröre, kumpasa, teolojik inhirafa ve her durumda gizliliğe dayanan örgütün bugün dokunmadığı, incitmediği, yormadığı ve zora sokmadığı bir şey kalmamış gibi. Gün geçtikçe örgüte evirilen yapının başka pek çok oluşuma ilham kaynağı olabilecek unsurları açığa çıkıyor.

Dinî hayatın bütün unsurlarına sızmayı kendisi için temel hedef edinmiş bir oluşumun niteliği hakkında kayda değer bir yoğunlaşmanın şimdiye kadar İlahiyat alanında görülmeyişi üzerinde ısrarla durmak gerekir.
15 Temmuz 2016 bütün bu ifşaların birbiri ardınca dillendirilmeye başladığı istisnai bir sürecin başlangıcı oldu. Gülen’in Türkiye sınırlarını aşarak küresel ölçekte, ulusal ve uluslararası işbirliği alanlarını sonuna kadar kullanarak geliştirdiği hareket, zaman içinde vakti zamanı kollayan, hedefe kilitlenmiş bir terör aygıtına dönüştü. Gülen, kendisi için seferber olmuş mürit ve trolleri marifetiyle hakkında üretilen menkıbeleri, gündelik hayata serpiştirilen efsaneleriyle, en başta din dünyasındaki etki ve tahsisatıyla daha fazla bilinir oldu.

Ortaya konulan hasılanın gündelik hayatın gramerine müdahale etme çabası bugün diğer cemaat ve tarikatların olası benzer yanlarının da masaya yatırılmasını tetiklemiş durumda. Mevcut havadan işkillenen ve durumun giderek daha geniş bir skalada belli başlı dinî oluşumların yapı ve işleyişlerinin değerlendirmeye alınışını gündeme getireceğini gören pek çok kişi, kanaat önderi ve yazar, verili mücadelenin sınırlarının daraltılması konusunda kamuoyunu baskı altına alan uyarılarda bulunuyor.

Cemaatlerin varlığına yönelik dinî ve laik kodlardan beslenen dikkatler hakkında kimin ne diye kaygılanıyor olduğu ya da bu tedirginliğin maliyetinin kimi ne ölçüde etkileyebileceği şimdiden kestirilemese bile yine de sonuçta şeffaflığı, açıklığı, bilinir ve denetlenebilir olmayı tercih etmekte zorlanan bir geleneğin de sıradan vatandaşın hissiyatına dokunduğu bir gerçek. Daha şimdiden kendini öteden beri “makul”, “meşru” ve “aileden sayma” konusundaki heveskâr bir dilin yayılmaya başlandığına bakılırsa durumun sanıldığı kadar kolay olmadığı da bir gerçek.

Hayaller ve gerçekler

Gülen’in kimseyi ortak etmeden geliştirdiği hayallerinin bir bilançosu sayılabilecek 15 Temmuz kalkışması hakkında devletin geçmişte sahiplendiği bir dikkatin oldukça mevzi karakterli olduğunda şüphe yok. İlgilileri her şeyi göze alarak uyaranlar, gelen tehlikeye karşı dikkat çekenler eksik değil, ancak Gülen’in bugün herkesi şaşkına çeviren kalkışması hakkındaki ihmalkârlığın tek bir açıklaması var, o da sınırsız güven duygusu, itimat ve teslimiyet.

Örgütün karmaşık siyaset denklemleri içinde kendine uygun bir hâle getirdiği zihniyet dünyası, her durumda içinde kendini yaşatabileceği gizemli ve karmaşık labirentlerden oluşan derin tahayyül haritası, gündelik hayatın işleyişine bigâne olmayan öfke ve tecessüsle ilerleyen sırlı yapısı sadece devletin değil, bilim dünyasının da ihmaliyle beklenmedik bir mesafe almakta zorlanmadı.

Bilim dünyasının özellikle de ilahiyat dünyasının bu konudaki gafletini anlamak hiç de kolay değil. Akademik birimlerin toplumun ve devlet aygıtının önemli bir bölümünü ele geçirmiş bu söylem akışı karşısında bigâne kalabilmesinin hiçbir açıklanabilir tarafı yok. Doğrusu Kemalist ve lâik reflekslerle “irticai” unsurlara karşı kenetlenen akademik ilgilerin bu örgütü görmesi için Ergenekon ve Balyoz operasyonları bile yetmemiştir. Olayın tasfiye ve tahliyeyle sonuçlanan etkileri üzerinden örgütün yapısına odaklanılmış, ancak iddia ve söylemleri hakkında yeterli bir analiz yapıl(a)mamıştır. Bugün YÖK’ün envanterlerinde kayıtlı tezlere bakıldığında eldeki veriler övgünün ötesine geçmeyen çalışmalarla sınırlıdır. Örgütün Türkiye toplumunun dinî, etnik ve kültürel gerçekliğine nüfuz etmekte oldukça başarılı sayılabilecek ataklarının akademik dünyada merak konusu bile edilmemesinin nedenleri üzerinde durmak ve bilimsel rehavetin gerekçelerini sorgulamak, bugün öncelikli bir hedef olarak kendini dayatmaktadır.

Türkiye toplumunun sosyolojisine, psikolojisine, ekonomi politiğine hatta teoloji ve antropolojisine bu ölçüde kafa yormuş bir hareketin varlığı ve uzanımları hakkında hiçbir tecessüse sahip olmayan akademinin vurdumduymazlığıyla devletin hemen her durumda ihmalkâr sayılabilecek itimat ve güveni arasındaki irtibat başlı başına bir inceleme ve araştırma konusudur.

Din zabitliğine soyunmaksızın toplumun inanç sağlığını gözetmek ve korumakla özetlenebilecek görev ve sorumluluklarıyla tebarüz eden Diyanet teşkilatının bugün gelinen noktada tüm gecikme ve ihmâlleri bir tarafa bırakarak söz konusu örgütün din alanına ve toplumun maneviyatına verdiği zarar ve hasarı bütün boyutlarıyla ortaya çıkarması gerekmektedir.
İlahiyat ve Diyanet

İlahiyat ve bu mecradan bağımsız olarak ele alınması her zaman güç olan Diyanet İşleri Başkanlığı da bu bağlamda değerlendirilmeyi fazlasıyla hak etmektedir. Dinî hayatın bütün unsurlarına sızmayı kendisi için temel hedef edinmiş bir oluşumun niteliği hakkında kayda değer bir yoğunlaşmanın şimdiye kadar İlahiyat alanında görülmeyişi üzerinde ısrarla durmak gerekir. Oldukça sınırlı sayılabilecek birkaç sorumluluk sahibi akademisyenin hızla sönümlendirilmiş çalışmaları dışında ortaya konmuş çalışmalar, övgü ve yergi edebiyatının örnekleri arasında yer alma dışında hiçbir kayda değer özellik taşımamaktadır.

Öte yandan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da başlangıcından itibaren her türlü cemaat ve mezhep oluşumunun üstünde kalma ısrarıyla sürdürdüğü mevcudiyetinin, 60’lı yıllardan itibaren bu topluluk söz konusu olduğunda nasıl zayıflatılmaya çalışıldığını da özellikle ele almak gerekir. Gülen’in ve belli başlı konsey üyelerinin bu kurumda istihdam edildikleri gerçeği bir yana bu mecrada sahiplendikleri rol ve imtiyazların da özellikle mahalle içinde pek fazla afişe edilmediği bilinmektedir. Karmaşık siyaset döngüsü içinde politik aktörlerin etkilerinden bağımsız kalabilmekte öteden beri zorlanan Diyanet İşleri’nin bugün benzer afetlerle yeniden karşılaşmasını önlemek için geçmişte hangi müdahalelere maruz kaldığını ele almak gerekir.

Din zabitliğine soyunmaksızın toplumun inanç sağlığını gözetmek ve korumakla özetlenebilecek görev ve sorumluluklarıyla tebarüz eden Diyanet teşkilatının bugün gelinen noktada tüm gecikme ve ihmâlleri bir tarafa bırakarak söz konusu örgütün din alanına ve toplumun maneviyatına verdiği zarar ve hasarı bütün boyutlarıyla ortaya çıkarması gerekmektedir. Bu tespite bağlı olarak yaşanan hasarın giderilmesi noktasında yeni bir bakış açısının, duyarlılık ve dikkatin geliştirilmesi zorunludur. Hiç kuşkusuz bu noktadaki sorumlulukların İlahiyat camiasıyla da paylaşılması gerekmektedir.

Din alanını türlü boyutlarıyla hiçbir icap ve beklentiye tabi olmaksızın inceleme ve çözümleme sorumluluğu olan ilahiyatçılardan 15 Temmuz’a ulaşmayı başaran bir söylemin kaynakları, içeriği, işleyişi ve nüfuz alanları hakkında kamuoyunu tatmin edecek çalışmalar yapması beklenir. İnsan yetiştirme düzeninin üzerine oturduğu eğitim müfredatında dinin ve onunla ilgili bilgilerin inşa ve beyanında yetkin ilahiyat alanının ihmâl edilmesi düşünülemez.

Gerekli önlemler alınıp toplumun akıl ve ruh sağlığı koruma altına alınmadıkça 15 Temmuz’u sabi fıtratlarıyla izleyen yeni kuşaklar için akılda kalacak şeyler arasında “milletine kurşun sıkan askerler”, “istismar edilen din” ve “silah sesleriyle eşzamanlı yankılanan sala sesleri” olacaktır. Oysa herkes bilir ki bu böyle değildir, ama ne yazık ki çocuklar böyle hatırlayacaktır.
Necdet Subaşı

Bir Cevap Yazın

*