Kirpi ikilemi: Türkiye ve Rusya ilişkileri

Türkiye ve Rusya bütün gerilimlere ve ulusal çıkar tanımlarındaki çelişkilere rağmen ilişkilerini ısrarla işbirliği hattında sürdürmeye çalışıyor. Bu iki aktör arasındaki ilişkileri anlamak için Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” tezi mükemmel bir metafor…

Türkiye- Rusya arasındaki ilişkiler son yıllarda büyük bir hız ve gerilimle seyrediyor. 24 Kasım 2015’de Suriye sınırında SU-24 tipi bir Rus savaş uçağı, Türk F-16’ları tarafından düşürülmüş, bu olay iki ülke arasında ciddi krize neden olmuştu. Rusya’nın ambargosu sonrası kapanan ekonomik işbirliği kanalları Türkiye’yi yalnızca milyarlarca dolarlık bir zarara uğratmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin kendisi için dış politika önceliklerinden biri olan Suriye üzerindeki (hem doğrudan hem dolaylı) denetimini de fiilen kaybetmesine yol açtı.

İlişkileri kopma ve hatta sıcak çatışma noktasına getiren tavır, 2016’nın ikinci yarısından itibaren değişmeye başladı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yerini alan Binali Yıldırım komşuların sayısını artıran, düşmanların sayısını azaltan bir dış politika anlayışını güçlendireceğiz diyordu. Bu noktadan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri uçak düşürülme eylemini tarihsel olarak birbiriyle iletişimi güçlü iki devletin ilişkilerinin eritilmesi operasyonu olarak adlandıracaklardı.

Hızlı normalleşme

Nitekim uçak düşürülme olayının üzerinden bir yıldan az bir süre geçmeden, 27 Haziran 2016’da, Rus yetkililer, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, bir mektupla, “düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesinden özür dilediğini ve Rusya-Türkiye ilişkilerinin düzelmesi için elinden geleni yapacağını söylediğini” açıkladı. Moscow Times bu durumu “güzel bir arkadaşlığın başlangıcı” olarak tanımlıyordu.

Düzelmeye başlayan ilişkiler, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kayda değer bir hız kazandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişiminden sonra yaptığı ilk yurtdışı gezi Rusya’ya oldu.  9 Ağustos 2016’da Erdoğan ve Putin St. Petersburg’da görüştü. Batı basını bu görüşmeyi Batı tarafından izole edilen iki liderin birbirilerinden destek alma girişimi olarak yorumlayacaktı.

Moskova Bildirgesi’ni 24 Ocak 2017’de yapılan Astana görüşmeleri takip etti. Rusya-Türkiye ve İran bu görüşmeler ile Suriye’nin toprak bütünlüğü, egemenliği ve bağımsızlığına taahhüt ettiklerini ve üçlü bir denetim mekanizması kurmaya karar verdiklerini açıklayıp; IŞİD ve El Nusra ile ortak mücadele çağrısı yaptılar. Bu süreçlerin en büyük önemi, bu üç ülkeye birlikte muhalefeti ve Suriye savaşını dizayn edebilme ve savaşın gidişatını değiştirme fırsatı vermiş olmasıydı


9 Ağustos Zirvesinin en önemli sonucu, iki ülkenin Suriye siyasetinde göreli bir işbirliği tesis etmesi olacaktı. Türkiye, Suriye’de muhalif gruplara sağladığı desteği keserek Rusya’nın Halep müdahalesinin önünü açtı. Bu durum Rusya’nın aktif desteği ile Suriye Ordusunun 15 Aralık’ta Halep’in bütününü denetimi almasıyla sonuçlanacaktı. Bunun karşılığında Rusya Fırat Kalkanı operasyonuna yeşil ışık yaktı. TSK 24 Ağustos 2016’da 7 ay sürecek Fırat Kalkanı Operasyonu’nu başlatacaktı (buradan operasyonun detaylı haritalarına ulaşabilirsiniz).

İran dahil olursa

İki ülke arasında 2016’nın son aylarındaki en önemli gelişme ise bu ikili ilişkiye bir üçüncü tarafın davet edilmesidir. 20 Aralık 2016’da hem genel olarak Ortadoğu siyasetinde hem de Suriye’de radikal olarak farklı çıkarlara sahip ve farklı pozisyonlarda  yer almış Türkiye ve İran, Rusya aracılığıyla Moskova’da üçlü zirve için bir araya geldi. Bu gelişme hiç de tesadüf olamayacak bir biçimde başka bir inanılmaz olayın akabinde gerçekleşiyordu. Zirveden bir gün önce 19 Aralık 2016’da Rus Büyükelçisi Andrey Karlov bir polis memuru tarafından Ankara’da öldürülecekti.

Bu suikastın gölgesinde (ve ona rağmen) üç ülke Moskova’da bir araya gelerek Moskova Bildirgesi olarak adlandırılan belgeyi imzaladı. Bu belge ile taraflar “çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepçi olmayan, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne” saygı duyduklarını kayıt altına alıyordu. Rusya gazeteleri Moskova görüşmelerini Ortadoğu’da radikal bir paradigma değişikliği olarak haber yapacaktı. Rusya’ya göre nihayet Rusya-Türkiye-İran üçgeni  Ortadoğu’da vazgeçilmez sayılan ABD gücünün yerini almıştı. Nitekim Moskova’nın bu görüşmelerle temel hedefi tam da buydu.

Moskova Bildirgesi’ni 24 Ocak 2017’de yapılan Astana görüşmeleri takip etti. Rusya-Türkiye ve İran bu görüşmeler ile Suriye’nin toprak bütünlüğü, egemenliği ve bağımsızlığına taahhüt ettiklerini ve üçlü bir denetim mekanizması kurmaya karar verdiklerini açıklayıp; IŞİD ve El Nusra ile ortak mücadele çağrısı yaptılar. Bu süreçlerin en büyük önemi, bu üç ülkeye birlikte muhalefeti ve Suriye savaşını dizayn edebilme ve savaşın gidişatını değiştirme fırsatı vermiş olmasıydı. Takip eden dönemde ülkeler arasındaki ulusal çıkar farklılıkları, özellikle de Türkiye’nin PYD karşısındaki tutumu, bu fırsatın hızla erimesine yol açacaktı.

Görüşme trafiği

Astana görüşmeleri sonrasında liderler arası temaslar bütün hızıyla devam etti. 10 Mart 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir kez daha yüz yüze görüştüler. İki lider toplantı sonrası yaptıkları basın toplantısında iki ülkenin yaptıkları ticarette milli para birimlerini kullanılması konusunu görüştüklerini ve Türk-Rus Ortak Yatırım Fonu’nu kurduklarını belirtiler. Doların ticaretteki egemenliğini hedef alan benzer bir karara İran ve Rusya arasında da imza atıldığını burada hemen belirtmeliyim.

10 Mart görüşmesi, iki ülke arasında halının altına ittikleri sorunları gündeme getirdikleri ve iki ülke arasındaki kimi anlaşmazlık alanlarının da tekrar su yüzüne çıkmaya başladığı bir görüşme oldu. Erdoğan ve Putin’in basın toplantısında farklı gündemlere öncelik vermesi; Rusya’nın PYD’nin hem Moskova’daki hem Suriye’deki faaliyetlerine verdiği desteğin devam ediyor olması; çalışma vizesi ve vize muafiyetinin hâlâ sağlanamamış olması ve Türkiye’den gelen gıda ürünlerine uygulanan yaptırımların kaldırılmaması görüşmede gündeme gelen ve hâlâ iki ülke arasında gerilim yaratmaya devam eden sorunlardan bazılarıydı.

Suriye’de yeni dönem

10 Mart görüşmesinden sonra iki ülke ilişkilerini etkileyen siyasal/askeri gelişmeler hız kesmeden devam etti. Han Şeyhun kasabasında Esad’a bağlı güçlerin yaptığı iddia edilen kimyasal saldırıya karşılık olarak ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle Amerikan silahlı kuvvetleri Suriye rejimine ait bir hava üssüne füze saldırısı düzenledi. Bu saldırı ile Trump hem iç politikada Rusya’nın kuklası olduğu iddialarını çürütmek hem de Obama döneminde ABD’nin zayıflayan askeri kaslarının gerekirse yeniden kullanacağını ve kendisinden bağımsız şekilde Suriye’de hiçbir aktörün bir güç projeksiyonu yapamayacağını dünya aleme göstermek istiyordu.

Üstelik aynı dönemde ABD ve Rusya IŞİD’e yönelik ortak mücadele önceliklerini vurguluyor ve bu mücadelede PYD’nin öneminin altını çiziyorlardı. Rusya’nın son dönemde PYD ile ilişkilerini geliştirmesinin birden çok amacı olduğu söylenebilir.  Rusya böylelikle hem bölgede Kürtlere işbirliği içinde olan ABD’nin gücünü dengelemeye ve denetlemeye çalışıyor hem de kendisine Suriye’de birlikte çalışabilecek yerel, güvenilir ve seküler bir partner bulmuş oluyordu. ABD’nin Rakka operasyonunu PYD ile yürüteceğine dair güçlü sinyaller vermesi ve Rusya’nın bu duruma karşı çıkmıyor olması ise Türkiye’nin bölge politikasının temelinde yatan Sinjar’dan Afrin’e kadar uzanan PYD kuşağının engellenmesi hedefi ile de açıkça çelişiyordu.

Tam da böylesi bir durumda kimi yorumcular tarafından Türkiye’nin 25 Nisan 2017’de Suriye’de Rojova, Irak’ta da Şengal Dağı’ndaki YPG hedeflerine operasyon düzenlemesinin Türkiye’nin Rakka operasyonunu baltalama çabası olduğu iddia edildi. Hem ABD hem İran hem de Rusya’nın tepkisini çeken bu operasyonlardan sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki Kürtlere, bu ülkenin meşru yönetimlerini es geçerek” düzenlediği hava saldırılarının kabul edilemez olduğunu açıklayacaktı. Nitekim Türkiye’nin PYD’ye yönelik tutumu Türkiye’nin Suriye’de hem ABD ve hem de Rusya  ile yaşadığı gerilimin en önemli nedeni.

Gerilimli ilişki

Rusya ile Türkiye’nin bölgesel hedefleri kimi zaman masada uzlaştırılsa da sahada çoğu zaman birbiriyle çelişiyor. Suriye’deki sorunlara Kırım’ın işgalini, Karadeniz ve Akdeniz’e Rus donanmasının dönüşünü, Rusya’nın niceliksel ve niteliksel olarak güçlü hava kuvvetleri ve füze sistemi ile Türkiye’yi çevrelemesini, konvansiyonel düzeyde baş gösterebilecek sorunlarda Rusya’nın nükleer silahları kullanabilme gücünü ve pek çok başka şeyin yanında Türkiye’nin Rusya’ya enerji bağımlılığını da eklemek gerekir. Üstelik henüz ne çalışma vizesi sorunu ne de vize muafiyeti sorunu çözülebilmiş durumda. Rusya’nın gıda maddelerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar da devam ediyor.

Bütün bu sorunların gölgesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Mart uçak krizinden sonraki üçüncü ziyaretini bugün (3 Mayıs 2017) Rusya’ya yapıyor. Kremlin’den yapılan yazılı açıklamada, bu görüşmenin Putin’in daveti üzerine gerçekleştiği ve görüşmede güncel bölgesel ve uluslararası sorunları konuşacakları açıklandı. Bu görüşmenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16-17 Mayıs 2017 tarihlerinde ABD Başkanı Trump ile yapacağı görüşmenin arifesinde olması ise hiç kuşkusuz bir tesadüf değil.

Kirpi ikilemi

Türkiye ve Rusya bütün gerilimlere ve ulusal çıkar tanımlarındaki çelişkilere rağmen ilişkilerini ısrarla işbirliği hattında sürdürmeye çalışıyor. Bu iki aktör arasındaki ilişkileri anlamak için Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” tezinin mükemmel bir metafor sağladığını düşünüyorum.

Schopenhauer’a göre, çok soğuk bir kış gününde bir araya gelen yalnız kirpiler ciddi bir ikilem ile karşı karşıya kalacaklardır: ya birbirilerinden uzak durarak tek başlarına soğuktan ölecek ya da birbirilerini ısıtmaya çalışırken birbirilerine dikenlerini batırarak canlarını acıtacaklardır. Kirpiler önce donmamak için birbirlerine bir hayli yaklaşırlar, yaklaştıkları anda dikenlerinin farkına varır ve ayrılırlar. Pek çok bir araya gelme ve dağılma döngüsünden sonra, nihayet kirpiler birbirlerine ne fazla uzak ne de fazla yakın olmanın hem soğuğa hem de karşındaki kirpinin dikenlerine karşı korunmada en iyi yol olacağını keşfederler. Ama bu “mükemmel” mesafenin hem öğrenilmesi hem de muhafaza edilmesi zordur.


Schopenhauer’a göre, çok soğuk bir kış gününde bir araya gelen yalnız kirpiler ciddi bir ikilem ile karşı karşıya kalacaklardır: ya birbirilerinden uzak durarak tek başlarına soğuktan ölecek ya da birbirilerini ısıtmaya çalışırken birbirilerine dikenlerini batırarak canlarını acıtacaklardır. Kirpiler önce donmamak için birbirlerine bir hayli yaklaşırlar, yaklaştıkları anda dikenlerinin farkına varır ve ayrılırlar. Pek çok bir araya gelme ve dağılma döngüsünden sonra, nihayet kirpiler birbirlerine ne fazla uzak ne de fazla yakın olmanın hem soğuğa hem de karşındaki kirpinin dikenlerine karşı korunmada en iyi yol olacağını keşfederler. Ama bu “mükemmel” mesafenin hem öğrenilmesi hem de muhafaza edilmesi zordur.

Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın ve uzaklaşmanın sadece bugün değil ama tarih boyunca da iki ülkenin Batı ile olan ilişkileri ile at başı gitmesi tam da böyle bir ikilemin sonucu.

İki ülkenin aynı dönemde Batı ile ilişkilerinin gerilmesi yakınlaşma ve işbirliğinin gerekliliğini artırırken; aynı bölgede, benzer ihtiraslara ve çatışan ulusal çıkarlara sahip olmaları da sorunları çoğaltıyor. Ama hiç kuşkusuz bu iki ülkenin ne kapasiteleri ne de Batı ittifakı ile ilişkileri birbirine denk değil. Üstelik ne siyaset ne dış politika sadece ulusal çıkarlardan ve makro siyasi hedeflerden ibaret değil. Rusya ve Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri elitleri arasında kurulan iktisadi bağlar belki de her tür ulusal çıkar çatışmasına rağmen iki ülkenin bu bol dikenli ilişkiyi sürdürmesini sağlayan en önemli motivasyon…

Doç. Dr. Evren Balta, Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi. Uzmanlık alanları uluslararası siyaset, savaş ve barış çalışmaları, asker-sivil ilişkileri olan Balta’nın, ‘Küresel Güvenlik Kompleksi’ (İletişim Yayınları, 2012) isimli bir kitabı ve ‘Türkiye’de Devlet, Ordu ve Güvenlik Siyaseti’ (İsmet Akça ile birlikte, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010), ‘Küresel Siyasete Giriş’ (İletişim Yayınları, 2014); ‘Kuşku ile Komşuluk: Türkiye ve Rusya İlişkilerinde Değişen Dinamikler’ (Gencer Özcan ve Burç Beşgül ile birlikte, İletişim Yayınları, 2017) isimli derleme kitapları bulunmaktadır.

Twitter’dan takip edin: @Evreki

Bir Cevap Yazın

*