İran-Rusya yakınlaşması Türkiye’yi nasıl etkiler?

İran ve Ortadoğu çalışmaları ile tanınan Arif Keskin, İran-Rusya yakınlaşmasının Türkiye’ye nasıl yansıyacağına dair bilgi ver görüşlerini Al Jazeera için kaleme aldı.

İran ve Ortadoğu çalışmaları ile tanınan Arif Keskin, İran-Rusya anlaşmasının Türkiye’ye nasıl yansıyacağına dair bilgi ver görüşlerini Al Jazeera için kaleme aldı.

Arif Keskin’in Al Jazeera için kaleme aldığı yazı:

İran siyasi kültürünün yabancı korkusuyla kodlandığını söylemek yanlış olmaz. Bu patolojik durum özelikle 1979 İran İslam Devrimi’nden sonra daha da şiddetlenmiş, devletin iç ve dış politikasını belirleyen ölçütlerden birine dönüşmüştür. İran devleti, rejimin ideolojik kimliğinin bir sonucu olan bu korkuyu meşruiyet/rıza üretme ve muhalifleri yok etme doğrultusunda elverişli araç olarak görmüştür.

İran – Türkiye ilişkileri de sıkça bu korku duvarına çarpmıştır. Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi döneminde (1997-2005) İran-Türkiye arasında imzalanan Humeyni Havaalanı’nın restorasyonu ve Turkcell’in İran’ın ikinci operatör olması gibi çok önemli anlaşmalar İran’ın güvenlik kaygıları nedeniyle iptal edilmiştir.

TARİHİ NİTELİKTE BİR ADIM

Yabancılarla en küçük ekonomik ve kültürel işbirliğinde bile kötü niyet sorgulaması yapan İran’ın Rus uçaklarına hava sahasını ve askeri üssünü tahsis etmesini konjonktürel gelişmeler çerçevesinde sıradanlaştırmamak gerekir.

Bu durum, Tahran-Moskova ilişkilerinde 1924’te Pehlevi monarşisinin kuruluşundan bugüne gelinen yeni bir evredir. Tarihi nitelikteki bu gelişme, İranlıların Rusya’ya bakışındaki köklü değişiminin işaretidir.

İran, “kuzey komşusu Rusya’dan” tarihi boyunca korkmuştur. Bunun temelinde Rusya’nın “sıcak denizlere inme” arzusuyla İran topraklarını işgal etme endişesi yatar. Bu korku ve komünizm tehlikesi İran’ı 20. yüzyıl boyunca Rusya ile mesafeli bir ilişki kurmaya itmiştir. Rusya’ya yönelik bu endişe ve güvensizlik 1979 İran İslam Devrimi sonrasında da devam etmiştir. ABD karşıtı olan Humeyni, SSCB’ye yakın Komünist Tudeh Partisi gibi örgütleri yok etmekten hiç çekinmemiştir.

SSCB’nin dağılmasıyla birlikte İran’ın “tarihi korkusu” azalmış olsa da Rusya’ya olan güvensizliği sürmüştür. Rusya küçülmüş, İran ile kara sınırı kalkmıştır. Üstelik SSCB’nin çöküşü ile komünizm ideolojik bir tehdit olmaktan çıkmıştır. Bu gelişmeler de İran-Rusya ilişkilerinin eşit ve karşılıklı çıkar ilişkisi temelinde ilerlemesine zemin yaratmıştır. Özellikle her iki devletin ABD’nin küresel hegemonya arayışına karşı olmaları, iki ülke ilişkilerinin istikamet ve çerçevesini belirlemiştir.

RUSYA’YA KARŞI GÜVENSİZLİK

Bütün bu gelişmelere rağmen, İran-Rusya ilişkileri hiçbir zaman stratejik ortaklık veya stratejik ittifak olarak nitelendirilmemiştir. Rusya-İran ilişkilerinin sınırlandıran önemli faktörler vardır. Tarihten gelen Rusya’ya dönük kuşkuyla birlikte, İran İslam Devrimi’nin “ne Batı ne Doğu” söylemi, iki ülke ilişkilerine ideolojik bir sınır çiziyordu. Zira devrimci kadro sadece Batı’yı değil, Doğu’yu da bir tehdit olarak görüyor ve uzak duruyordu.

Diğer yandan SSCB’nin dağılmasının ardından Rusya’nın yaşadığı ekonomik, siyasi ve askeri sarsıntılar Tahran’a Moskova’ya dayanarak Batı’ya karşı direnebileceği umudunu da vermiyordu. İlaveten İranlı yetkililer Rusya’nın önceliğinin Batı olduğunu, İran kartından Batı’yla ilişkilerini dizginleme amacıyla yararlandığını ve bu nedenle en kritik dönemlerde hep Batılılardan yana tavır aldığını düşünüyorlardı. Nitekim İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Şemhani, “Rusya bizi kritik anlarda hep yalnız bırakmıştır” açıklamasıyla yetkililerin Moskova’ya yönelik güvensizliğini onaylamıştı.

İran nükleer krizinin patlak vermesinin ve Batılılarla yürütülen müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından muhafazakârlar, Rusya’ya dayanarak Batı’ya direnmenin mümkün olabileceğini dillendirmeye başladı. Ahmedinejad 2005’te iktidara geldiğinde “Doğu’ya dönük siyaset” tezini gündeme getirdi. Ahmedinejad ve muhafazakârlara göre Rusya ve Çin’le işbirliği yaparak nükleer müzakerelerde Batılılara karşı pozisyon almak mümkündü. Ancak Rusya’ya yönelik bu umut kısa sürede yok oldu. İran nükleer dosyası Rusya ve Çin’in de onayıyla BM Güvenlik Konseyi’ne gitti ve İran aleyhinde çeşitli ambargo kararları çıktı. Ahmedinejad ve Muhafazakârları hayal kırıklığına uğradı.

Hasan Ruhani ile iktidara gelen pragmatistler de bu hayal kırıklığının bir sonucuydu. İran, Rusya ve Çin’den beklediğini alamamıştı. Rusya ve Çin ile olan ilişkileri ne nükleer krizde yarar sağlamış ne de ülkenin ekonomik krizden çıkışına yardımcı olmuştu.

2013’te Ruhani’nin cumhurbaşkanlığıyla birlikte Rusya ile ilişkilerin geleceği ciddi şekilde tartışma konusu olmuştu. Ruhani’nin ittifak yaptığı reformcular da Rusya karşıtıydı. Öyle ki reformcular 2009’da gerçekleşen Yeşil Hareketi’nin bastırılmasında Rusların etkili olduğunu düşünüyorlardı. Hatta Yeşil Hareketi bağlamında sokak gösterilerinde “Rusya’ya ölüm” sloganları atılıyordu. Reformcuların Rusya karşıtlığı ve Ruhani’nin nükleer müzakere üzerinden Batıcı bir siyaset izlemesi, İran-Rusya ilişkilerinin geleceğini iyice tartışmalı hale getirmişti.

SURİYE ETKİSİ VE DEĞİŞEN ŞARTLAR

Ancak beklentilerin aksine Ruhani döneminde Rusya-İran ilişkileri tarihte hiç görülmemiş bir işbirliği düzeyine ulaştı. İlişkilerin seyrinin değişmesinde Suriye krizinin büyük etkisi var.

İran, Suriye’deki dengeleri ve bu kriz nedeniyle ortaya çıkan sorunları tek başına göğüsleyemeyeceğini anladı. Ülke içinde yaşadığı ekonomik iflasa paralel olarak, Türkiye ile arası kötüleşti ve başta Suudi Arabistan olmak üzere Sünni Arap ülkeleriyle ile ilişkileri gerginleşti. İran’ın karşısına Yemen’den Irak’a kadar uzanan geniş çapta bir çatışma alanı oluştu.

Şii-Sünni çatışmasının tarafı ve mimarlarından biri algısıyla çeşitli mevziler kaybetti. Arap toplumunda İran karşıtlığı yükseldi. İran’ın Sünni İslamcılarla ilişkileri gerilimli hale geldi. IŞİD ortaya çıktı; Irak, Suriye’de ciddi mevziler kazandı ve İran’a sıçrama ihtimali Tahran’ı korkuttu. Tüm bu gelişmelere paralel olarak İran’ın Batı’yla yaptığı nükleer anlaşmadan beklentileri de gerçekleşmedi. İşte bu hayal kırıklığı da Batı karşıtlarına hareket alanı doğurdu.

İran-Rusya ittifak arayışının İran’ın iç ve dış politikası açısından çeşitli sonuçlarından söz edilebilir. Öncelikle bu gelişme Ruhani ve Batıcı grupların zayıflamasının bir göstergesi ve ülkenin yakın geleceğinde reformcu ve Batıcı güçlerin yeri olmayacağına işaret ediyor. İran devletinin Batı sisteminin bir parçası olmak istemediğini gösteriyor. Tahran-Moskova işbirliği, Batıcı güçlerin önünde aşılması zor bir engel gibi görünüyor.

Dış politikada siviller dışlanırken askerlerin etkinliği kurumsallaştırılıyor. 2017’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra İran’ın yeni bir cumhurbaşkanıyla farklı bir yol izleyebileceğinin işaretlerini veriyor. Bu durum ayrıca İran devriminin ideolojik aşınması çerçevesinde de anlamlı. Zira İran devriminin batı ve doğuyla ittifakı sınırlandıran, büyük güçlerle ittifak arayışı yerine bu güçler arasında denge siyaseti gütme odaklı dış politika vizyonundan kopuşu anlamına da gelebilir.

İŞBİRLİĞİ SURİYE SAHASINA NASIL ETKİ EDER?

İran-Rusya askeri işbirliği iki ülkenin Suriye’deki kararlılıklarını göstermekle birlikte şüphesiz Esad’ın konumunu da güçlendirecek. Tahran, Moskova’nın Ortadoğu’da etkin olmasını istediğini açıkça ifade ediyor. Rusya’yı Ortadoğu’ya çekerek giriştiği iktidar mücadelesinin tarafı yapmak istiyor. Rusya’nın Suudiler başta olmakla Sünni Arap devletleriyle ilişkilerini sorunlu hale getirme niyetinden de söz edilebilir. İran ayrıca Arap baharı sonrası geliştirdiği Ortadoğu siyasetinden vazgeçmeyeceğini gösteriyor. Bu gelişmeler Yemen’den Irak’a kadar uzanan yelpazede iktidar mücadelesinin sertleşeceği anlamına geliyor.

İran-Rusya işbirliği aslında Rusya dış politikasının başarısı olarak yorumlanabilir. Moskova’nın SSCB’nin dağılmasından sonra Ortadoğu’da ilk defa etkin olduğu yeni bir dönem başlıyor. Rusya, Suriye kriziyle küllerinden doğmuş İran’la geliştirdiği işbirliğiyle Ortadoğu’da belirleyici bir konuma yükseldi. İran-Rusya ittifakın etkilerinin sadece Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağı açık. Rusya’nın yakın çevresine yönelik hegemonya arayışının daha da güçleneceği bir döneme giriyoruz.

Türkiye’nin Suriye’de yeni bir konsept çerçevesinde hareket edeceğini açıklaması da Tahran-Moskova yakınlaşmasını da güçlendiriyor, daha anlamlı kılıyor. Bu hamle, iki ülkenin de Türkiye ile olan ilişkilerinde olumlu bir sürece girmesine yardımcı olabilir.

Tahran-Moskova askeri işbirliği, Türkiye’nin Moskova ve Tahran’la ilişkilerinin içeriğini, çerçevesini ve istikametini de belli ediyor. Suriye’nin toprak bütünlüğü, yabancı savaşçılar, IŞİD, mülteciler ve insani yardım konuları gibi alanlarda işbirliği yapabilirler.

Türkiye’nin Esad’lı geçiş sürecine ‘evet’ diyen politika değişikliği, hem Rusya ile ilişkilerini gelişmesine hem de İran-Türkiye ilişkilerinde Suriye toprak bütünlüğünü esas alan yeni bir güvenlik anlaşmasının ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Türkiye ve İran’ın Suriye üzerinde iktidar mücadelesi yerini işbirliğine bırakırsa PYD ile mücadeleyle dönük etkin bir işbirliği imkanı ve alanı da doğabilir. Önümüzdeki süreçte Ankara, Tahran ve Şam arasında PYD ile mücadelede diplomatik hareketlilik görülebilir.

Bir Cevap Yazın

*