Dağlıca’dan kalan

Eski takvimle ayın on dördünde, sahurumuzu Hakkari Dağlıca Hudut Tugayı’nda, hudutlarımızı bekleyen kahraman subay ve mehmetçiklerimizle birlikte yaptık.

 

O sahur belki de altı vilayeti ve muhtelif sınır karakollarını kapsayan iki günlük ziyaretimizin en mühim ve en ulvi kısmı idi.

Gece karanlığında Yüksekova’dan helikopterlere bindik ve şehrin ışıltılı alemini geride bırakıp yavaşça karanlığın kollarına doğru süzüldük.

Lakin o gece, eski takvimle, Şaşmaz tarihle, ayın on dördü idi. Ve ayın on dördü, en çok da güzelliğiyle bilinirdi. Şehir-i Şerif’in on dördüncü günü, dolunay, başucumuzdan önümüze ışık saçan semavi bir muavin gibiydi. Sanki yolumuzu aydınlatmak ve bize, görmemiz gerekeni göstermek için oradaydı.

Bir müddet yol aldıktan sonra etrafımız, muhteşem azametiyle ve tasvirine güç yetiştirilemeyecek heybetiyle gözlerimizi kamaştıran dağlarla çevrildi.

Daha evvel Şırnak’ta Gabar Dağları’nı görmüş ve tabiatın bu emsalsiz güzellikleriyle hem mest olmuş hem de bu dağlarda yürütülen operasyonların zorluğunu düşünerek ürpermiştim. Lakin o an, o dağları; etrafımızı sarmış işgal orduları gibi de dünyaya eşsiz bir güzellik olarak indirilmiş tabiat harikaları gibi de görülebilecek bu dağları görünce, Şırnak’ta gördüğüm Gabar Dağları’nın, üzerinde oyun oynanacak tepeler gibi kalakaldığını hissettim. Belki de hakikat bu değildi, lakin düşüncelerimi şekillendiren hissiyat böyleydi.

Takriben yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra, dört tarafı muazzam dağlarla çevrili haşmetli arazinin orta yerindeki küçük düzlüğe, yani Dağlıca Karakolu’na vasıl olduk.

Aman Allah’ım! O ne muhteşem bir havaydı.

Aman Allah’ım! O ne muhteşem bir tabloydu.

Gözlerimiz, seyrettiğimiz manzaranın azameti ile burunlarımız, soluduğumuz havanın letafeti ile adeta büyülenmişti. Bunca yer dolaşmış, ne bol yeşillikli yaylalarda ne leziz pınar başlarında böyle temiz bir hava teneffüs etmemiştim. Hava öylesine etkileyiciydi ki, soluduğum havanın yalnız temiz değil aynı zamanda leziz olduğunu da hissedebiliyordum. Seyrettiğim manzara ise bunca övdüğüm havayı unutturacak kudrette bir güzellikteydi.
Üzerinde herhangi bir canlının ayak basacak kadar bile düzlüğü olmayan dikenli dağlarla çevrilmiş ve modern mimarisine rağmen kadim zamanların emniyet vaat eden kalelerinden biri gibi duran karakol, muazzam dolunay altında, şehitlerden aldığı nurla bize tebessüm ediyor gibiydi. Hiç, bir karakol tebessüm eder miydi? Ediyordu işte.
Aslında bize mütebessim bir çehre ile bakan çimento ve demirle inşaa edilen karakol değil de harcı imanla karılan binanın, “Allah yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak, dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır” hadis-i şerifinin muhatabı olan Mehmetçiğimiz için güzelliğiydi. Manevi manada, Mehmetçiğin vazifesi, kuşandığı iman, üzerlerine yağan nur; maddi sahada, ise üzerimize vuran dolunay, baktığımız her yeri, gördüğümüzden güzel kılıyordu.

Belki buraya gündüz vakti gelsek, her şeyi daha net, olduğu gibi, çırılçıplak, keskin hatlarla, yoruma imkan vermeyecek bir kesinlikle görecektik. Ancak bu gerçek tablo, bir fotoğrafta sıkıştırılmış hakikatler gibi yalın kalacaktı. Halbuki dolunay altında gördüğümüz manzara, daha bulanık, düz olmayan, keskin hatları bulunmayan, yalnız baktıklarımızda değil, bakış açımızla, idrakimizle, muhayyilemizle renklendirdiğimiz bir tablo gibiydi. Bu manzara, fotoğrafta sıkıştırılmış donuk bir hakikat değil hakikat cüzünü de içinde barındıran ve usta bir ressamın eliminden çıkmış; duyguyla yoğrulmuş, anlam katılmış bir resim gibiydi.

Ahmet Haşim, nesnelere ay ışığında bakmanın güzelliklerini anlattığı bir yazısında, “Aydan akan büyünün Saadetiyle ruhlarımız, çatlayacak kadar dolmuştu” diyordu. El hak, öyle olmuştu.

Biz, manzaranın büyüsüyle, başımızı saran “eski alemlerin sarhoşluğuyla” etrafı seyrederken Milli Savunma Bakanımız Fikri Işık, son yolcu olarak geldi. Onun gelmesiyle birlikte karşılama heyetinin önünde Yalçın bir kaya gibi duran Karakol Komutanı Yarbay Osman Dedeli, gür sesiyle hudut tekmiline başladı, heybetli dağları inletircesine tekmilini tekemmül ettirdi:

“Asil Türk Milleti’nin namus ve şerefini, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, sorumluluk bölgesinde korumakla görevli birliğim, vatan ve millet uğrunda, seve seve can vermeye hazırdır Sayın Bakanım”
Nasıl, bir küheylan cenk meydanında şaha kalkar ve en çok hünerlerini orada meydana dökerse, asker de en çok sınır bölgesinde, hudutta tanınırmış.

Şehadetin kıyısında nöbet tutan kahramanlarımız var olsun.

Rabbim, tüm şehitlerimize rahmet eylesin, hudutlarımızı bekleyen kahramanlarımıza kuvvet versin, memleketimizi ilelebet muhafaza etsin.

Yahya COŞKUN

Bir Cevap Yazın

*