Aliya İzzetbegoviç Cenaze Töreni – Vefatının 13. yıl dönümü. Rahmetle…

Alim ve Mücahid bir Lider: Aliya İzzetbegoviç

19 EKİM 2003. Dünyadan bir İslam yıldızı daha kaydı. 78 yıllık ömrünün yarısından fazlasını İSLAM için mücadeleyle geçirdi.

Vefatından önceki vasiyeti ise; “Her fani gibi ben de öleceğim. mezarıma anıt yapmayın, öldüğümde Osmanlı askerleriyle, Bosna şehitleriyle yan yana yatmak istiyorum” oldu.

Aynı zamanda muttaki, muvahhid ve mütevazi bir müslüman…Sadece müslümanların değil,bütün insanlığın böyle izzetli liderlere ihtiyacı var.

Alim bir mücahid lider Aliya İzzetbegoviç‘i rahmetle yad ediyoruz. Yüreğimiz ve dualarımız seninle aziz lider. Allah rahmet eylesin. Rahmetiyle muamele etsin. Mekanını cennet eylesin. Amin

 

 

ALİYA İZZETBEGOVİÇ KİMDİR?

 

Tüm dünya onu Bilge Kral olarak tanımladı. Son İslam mütefekkiriydi Aliya İzzetbegoviç. Avrupa topraklarında 600 yıl kök saldıktan sonra esir edilmiş Müslümanlığı özgürlüğüne kavuşturmak için kutlu bir yolculuktu hayatı. Yugoslavya yönetimindeki baskıcı devirler ve sonrasında Müslümanların

toplumsal hayatta dini özgürlüklerine sahip olabilmeleri için mücadele etti. Eylem adamıydı. Dava arkadaşları ile bir araya gelip Boşnakların komünist rejim tarafından gasp edilen hak ve özgürlüklerini geri kazanmak için düşünce üretirken tutuklandı. Hapishane hayatı daha derin fikirlerinin doğmasına bir vesile oldu. Kendisi, çevre ve varoluş üzerine felsefi derinliği olan analizler yaptı. Hayatın sahteliklerini birer birer tanımlıyor ve onlardan uzak durma yollarını arıyordu. Bu fikirlerini yazılı ve sözlü etrafındakiyle paylaştığında yüz binlerin, milyonların gönüllerinin tercümanı olduğunu gördü. Aldığı sorumluluk ağırdı. Kendisini unutmak pahasına yükünü omuzladı. Balkan Müslümanlarının Osmanlı’dan sonra öz vatanlarında katlanmak zorunda kaldıkları zulümlere son nefesine kadar dur dedi. Nihayet Saraybosna Sırplar tarafından kuşatılmışken yine ‘’ben varım’’ diyerek halkının sorumluluğunu üstlendi. Hem nefer, hem komutan, hem mütefekkir olarak savaşı Müslüman

onuruna layık bir şekilde, Kur’an referanslarına uygun yönetti. Sırplar, Hırvatlar, Müslümanlar birbirine karışmış olarak bu coğrafyada yaşıyorlarken savaş onları teker teker öldürerek birbirinden ayrıştırıyordu. Aliya İzzetbegoviç zulmün en karanlığına maraz kalmış Boşnak halkına ve askerlerine aralarında bulunan Sırp ve Hırvatların can ve mallarının güvenliği sağlamaları ve ırkdaşlarının yaptıklarından onları sorumlu tutmamaları için defalarca ikazda bulunmaktaydı.

O Osmanlı’nın Millet sistemi ruhunu özümsemiş, farklılıkların düşmanlık sebebi olmadığının bilincinde, dünya barışının beyaz güvercini, zulme karşı dört kanatlı kartaldı. Ardında bir destan bırakarak gitti. Masum ruhların Saray Bosna semalarından yeryüzüne yaydıkları huzura aziz ruhu rehberlik ediyor. Derin ve sade sözlerini adalet ve asaletin timsali olarak insanlığa miras bıraktı. Avrupa’nın sahte değerleri kadar Müslümanların İslam’ın ruhundan uzak yaşantılarına ve bulanık din algılarına da ayna tuttu. İnsanlık sana minnattar Bilge Kral Aliya.

Aliya İzzetbegoviç’i anlatmak, hele de düşünce dünyasını aktarmak çabası, berrak bir suyu cam bir bardakla gönüllere taşımak kaygısını barındırıyor. Ne söylesek eksik, ne yazsak kendimizden olanlarla karıştırılmış, ne algılasak O’nunkine denk olamayacak.

Aliya İzzetbegoviç bir röportajında kendini şöyle tanıtıyor: (Farklı bir ses ve Aliya’nın çocukluğuna dair aile albümünden fotoğraflar) ‘’Yetiştiğim ortamın tam olarak anlaşılması için ismi benim gibi Aliya olan bir çocuğun hikayesiyle başlamak istiyorum. Büyüdüğünde bir Türk kızıyla evlenecek olan bir çocuğun hikayesi. 19. Yüzyılın sonlarında Üsküdar’da Osmanlı ordusunda askerlik yaparken Sıdıka isimli bir kızla tanışıp evlendi. Beş oğlu oldu. Oğullarından birisi olan rahmetli Mustafa, benim babamdır. 1927 yılına kadar, Türklerin Belgrad’dan çekilmesinden sonra Müslümanların yoğun olarak yerleştiği Bosanski Samaç şehrinde yaşadık. Burası Sultan Aziz’in Uş civarında

Müslümanlara tahsis ettiği, sonradan yerleşime açılan bir bölgedir. 1927 ye kadar ailemle birlikte burada yaşadık. Biz üçü kız, ikisi oğlan beş kardeştik. Ben ortanca kardeştim. Babam ticaretle uğraşıyordu. Ama ticarette çok yetenekli olduğu söylenemezdi. İşleri batınca henüz iki yaşımdayken Saraybosna’ya geldik. Saraybosna’ya yerleşmemizin ailemiz açısından hem olumlu hem olumsuz bazı sonuçları oldu. Olumsuz sonuçları, babam küçük memur olduğu için zor bir hayat sürmemizdir.

İyi tarafı ise burada eğitim imkânı bularak liseyi ve üniversiteyi bitirmemdir. Liseyi bitirdikten sonra üç yıl ziraat fakültesine devam ettim. İsteksiz gittiğim bu bölümü yarıda bırakarak Hukuk Fakültesine kayıt yaptırdım.’’

Çocukluk yıllarını böyle anlatıyor Aliya İzzetbegoviç. Doğduğumuz coğrafyayı, içinde gözümüzü açtığımız aile yuvamızı seçemediğimize göre burada devreye giren kader, O’nu nasıl bir yola sevk edecek bu sözlerinde gizli.

II.Dünya Savaşı yıllarında Saraybosna’da ‘’Genç Müslümanlar’’ adlı örgüte üye olan Aliya İzzetbegoviç İslam dünyasında ortaya çıkan akımları ve İslam düşünürlerinin fikirlerini inceledi. Reşit Rıza, Muhammed Abduh gibi İslam modernizmcilerinin fikirlerinden etkilendi. İslam tarihi ve Müslümanların tarihte oynadığı rol üzerine yoğun çalışmalar yaptı. İslam dünyasının problemleri veçözüm yollarına dair düşünceler üretti.

1946 yılında Genç Müslümanlar Örgütü’ne üye olmaktan üç yıl hapse mahkûm edildi. “İslam Deklarasyonu”nu yayınladı. 1983 yılında düşüncelerinden dolayı 14 yıl hapse mahkûm edildi. Cezasının beş yılını hapiste geçirdi.

Röportaj: Genç Müslümanlar örgütünün hayatta kalan bir üyesi ile Aliya ve örgüte dair konuşma)

Yugoslavya’nın dağılma sürecine girdiği dönemde Demokratik Eylem Partisi (SDA)’ni kurdu ve genel başkanı seçildi. Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğunda meydana gelen ani ve sarsıcı siyasi gelişmelerin akabinde Komünist yönetimin çökmesiyle birlikte yapılan ilk serbest seçimlerde Bosna-Hersek Cumhuriyeti Devlet Başkanı oldu. Bu esnada savaş başladı. Sırplar Saraybosna’yı çevreleyen dağlarda mevzilenmiş Eski Yugoslavya’nın askeri gücünün desteği ile nazlı Sarayova’yı bombalıyordu. Halkının başında olduğu gibi Askerinin de komutanı oldu.

Saraybosna’da yapılan zulmün, savaş boyunca halkın yaşadığı sıkıntıların şahidi Avrupa ve dünya hemen her dinden ve her dilde Müslümanların yaşadığı acıyı anlatmışlardır. Kurşunlardan, bombalardan kurtulanlar açlık ve soğuğun kurbanı oluyordu. Dünyada en uzun süren kuşatma ünvanı Saraybosna’ya aitti.

Röportaj: Mücahitlerden biri savaşı anlatıyor. Savaş devam ettiği yıllardı. Boşnak siyasal partisi SDA’nın 12 Ocak 1994 deki yönetim kurulu toplantısında Aliya İzzetbegoviç parti yöneticilerine hitap ediyor. Bosna insafsız bir kuşatma altında Sırp topçu ve keskin nişancılarının hedefinde can çekişip Avrupa’nın gözü önünde soykırıma uğramışken, halkın direnişini örgütleyen, cesaretlendiren liderleri, artık her şey lehlerine dönmeye başladığında yapıyor bu konuşmasını. Zafere az kalmış. Sırplar saldırıdan savunma pozisyonuna geçmiş. Müslümanlar tarafından yok edilebilir bir vaziyette. Ve Aliya İzzetbegoviç çoğu asker olan parti yöneticilerine sesleniyor:

‘’Komşularımız, tıpkı sarhoşların ayıldıktan sonra yaptıkları gibi sakinleşecekler. Onlar ulusculuk ve nefretle sarhoş oldular. Bu biraz zaman alacak. Örneğin, ordumuz Drvar’a gelse bile bu insanlar bütün gece ayılamazlar. Onlar farklı bir şekilde görmeye ve düşünmeye başlamak zorundalar. Bunu zorla yapamazlar.

Köprüyü tahrip edenler, tıpkı camileri tahrip edenler gibi, bundan Allah’ın hoşnut olacağına ikna olmuşlardır. Görüyorsunuz bazı insanlar ne büyük yanılgılar yaşıyorlar. Bu insanlar doğru yola yönelmeliler. Bu zaman alacak. Allah’ın yardımıyla barışa ulaştığımızda güzel bir cumhuriyet kuracağız. Bu cumhuriyet, dinlerin, ulusların ve politik kanaatlerin eşitliği ilkesi üzerine inşa edilecek. Bu onun ilk yasası olacak. Bir kanun daha ekleyeyim: Cumhuriyetimiz Müslüman halka karşı yeni bir katliamı imkansız hale getirecek türden bir cumhuriyet olacak. Kanaatimce bu onun en önemli kanunudur.’’

 

Irkçı Değildi

Düşüncelerinde, söylemlerinde ırkçılık yok. Kin ve nefret yok. Hadiseyi anlama ve çözüme kavuşturma gayreti var. Herkes için makul olabilecek bir çözüm. İntikam yeminleri etmesi gereken bir yerde dururken, anlayış timsali olarak karşımızda. Sırpların niçin Müslümanları öldürdüğünü anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Biz de onları öldürelim demiyor. ‘’Bırakın sarhoşluklarından ayılsınlar ve doğuyu idrak edebilsinler’’ diyor. Bilge Kral’ın hadiselere bakışı peygamberî bir özellik taşıyor. Kur’an ve sünnet ışığında hayatını sürdürürken halkına da aynı istikamette davranmaları yolunda öğütte bulunuyor. Bugün İslam dünyasının içine düştüğü karanlığın reçesini de bizlere yıllar öncesinden sunarak:

‘’Hoşgörü sulanması gereken bir fidandır. Hoşgörüyü öğrenmek ve bir caminin yakınında Katolik kilisesinin bulunmasını kabullenmek yüzyıllarımızı aldı. Oysa bir mabedi yıkmak, yapmaktan daha kolaydır. Hoşgörü tabii bir davranış değil, bir kültür işidir. Dişleri fırçalamayı öğrenmek nasıl gerekli ise, hoşgörülü olmayı da acilen öğrenmek gerekir.’’

‘’Benim hoşgörüm Avrupa değil Müslüman kökenlidir. Eğer hoşgörülü isem bu öncelikle Müslüman sonra Avrupalı olduğum için böyledir. Avrupa apaçık olgulara rağmen kendisini hiçbir zaman kurtaramadığı bazı yanılgılara sahiptir. Örneğin bu savaş sırasında Bosna’da yüzlerce kilise ve cami yok edildi. Hepsini de Avrupalılar yok etti. Hiçbirini Müslümanlar yıkmadı. Türk yönetimi öyle parlayan gümüş değildi. Ama tüm Hırıstiyan halklar ve onların Ortaçağdan kalma en önemli eserleri 500 yıllık Türk iktidarı döneminde ayakta kalabildi. Belgrad yakınlarındaki meşhur Ortodoks manastırları, Türklerin 300 yıllık iktidarında ayakta kaldı. Fakat Avrupalıların 3 yıllık iktidarı döneminde bunlar ayakta kalamadı. II. Dünya Savaşı yıllarında yıkıldı. Faşizm ve Komünizm Asya değil, Avrupa kaynaklıdır. Avrupa şimdi Balkanlar’da Faşizmin hortlamasın karşı da öyle büyük bir duyarlılık göstermedi. Avrupa’yı takdir ediyorum fakat Avrupa’nın kendisi hakkındaki düşüncelerinin hak ettiğinden fazla olduğunu düşünüyorum. Oysa biz sahip olduğumuz hasletlere kıyasla kendimize çok az değer veriyoruz.’’

 

Düşman İçin Adalet

Müslüman şahsiyeti ile haksızlık yapmadan orta yolu, doğru yolu net bir biçimde görebilmiş ve ifade etmiştir. Bu düşünceleri ve uygulamaya geçirdiği ilkeleri ile ardından dünyaya barış ve adalet adına büyük bir miras bırakmıştır.

‘’Bosna kesinliği kaldırmaz. Kendisi nasılsa öyle. Çok dinli, çok milliyetli. Bu rengârenkliğin ona engel olmadığı birilerini arıyor. Bize ne kiliseler ne de katedraller engeldir. Bizler, değişik biçimde düşünen ve hisseden insanlarla birlikte yaşamayı öğrendik ve bunu kendi üstünlüğümüz sayıyoruz.’’

Mütevaziliğinde gurur barındırmayan bilakis onur ve vakarıyla alçakgönüllülüğü birleştiren şahsiyeti her türlü sahtelik ve sahtekârlıktan uzak, hakikate aşık, hayranlık uyandıran bir tabîlikle gönüllere tesir ediyor.

 

SDA Kongresi, Saraybosna, 25 Mart 1994

‘’Bir şeyler söylemeden önce duvarlarda resimlerin olduğunu ve resimlerimin oraya benim onayım olmaksızın asıldığını zikretmek istiyorum. Verilecek ilk arada, duvarlardan kaldırılmalarını rica ediyorum. Bu bir sahte tevazu sorunu değil. Basitçe söylemek gerekirse, bu bizim ADET imiz değil. Umarım benimle aynı fikirdesinizdir.’’

Aliya İzzetbegoviç’in şahsiyetinde, Bosna Savaşı dünya halkları için bir vicdan muhasebesi teşkil etmiştir. İyi kalpliler ve kötülükten taraf olanlar dinleri, milliyetleri, dilleri ne olursa olsun iki sınıfa ayrılmışlardır. Hırıstiyan dünyasında Bosna’da yaşanan dramı, katliamı anlatan yapıt ve yayınlar İslam dünyasındakilerden az değildir. Mahşer gününün provasını, dünya üzerinde o günlerde yaşayan insanlar, Bosna Savaşında yer aldıkları saflar vasıtasıyla yapmışlardır. Sırattan geçenler ve cehennem ehli olacaklar saflarını belli etmişlerdir.

 

Aliya İzzetbegoviç’in sözleri:

‘’Bosna bana inanılmaz bir zıtlıklar arenası gibi görünüyor. Burada iyi ile kötü, en açık ve yoğunlaştırılmış biçimde karşı karşıyalar. Bosna’nın belki de ahlaki bir meseleye, belki de günümüz dünyasının can alıcı bir ahlaki iklimine dönüşmesinin nedeni budur. Bu iki yıllık süre zarfında ve savaş devam ederken dünya yavaş yavaş ‘’Bosna’ya karşı olanlar’’ ve ‘’Bosna’nın yanında olanlar’’ diye ikiye ayrıldı. Kimse tarafsız değil, böylesi bir durumda kimse tarafsız da olamaz. Ya Bosna’nın yanında ya da karşısında. Hiç kimse bu tarafları ortadan kaldıramaz. Safların belirginleşmesi aşamasını ele aldığımızda göreceksiniz, dünyada iyi olan ne varsa , Allah’a şükürler olsun ki, bizim yanımızda.’’

Bu ruhun yanında, aydın veya entellektüel olma örtüsüne bürünmüş züppelere de Bilge Kral’ın tavrı nettir:

‘’Bir gün bir okulda idim. Çocuklarla konuşuyordum. Bildiğiniz gibi hem aydınlarla hem de gençlerimizle konuşuyorum. Ben şimdi belki de pek çoklarınızın hoşuna gitmeyecek bir şey söyleyeceğim. Eğer o çocuklarla olan konuşmalarımı aydınlarlarımızla olanlarla kıyaslayacak olursam, o zaman bu kıyaslama benim için kesinlikle ikincilerin aleyhinedir. Gençler kim oldukları ve burada nelerin olup bittiği konusunda çok net bir bilince sahipler. Bazı aydınlarda ise bu yok. O aydınlardan biri bana ‘’ Ben tüm bunların dışındayım. Ben tarafsızım’’ diyor.

Güya tarafsızmış!

Ben de ona şöyle dedim: ‘’ Biliyor musun ben düşmanı lanetlerim. Ama sıra tarafsıza gelince onlar tükürülmeye layıktır.’’

Böylesi bir durumda, yani halkın ayakta kalma savaşı verdiği bir anda acaba birilerinin gerçekte tarafsız olma hakları var mı? Bugün niteliği her ne olursa olsun –ki faziletli bir halktır bu-, olayın dışında kalma mazeretine sığınıp da halkın yanında olmamak, gerçekten ihanete denk bir durumdur. Bizim gençlerimiz olayın dışında olmadıkları gibi tarafsız da değiller. Onlar nereye ait olduklarını biliyorlar.’’

 

Çokluktan Birliğe

Aliya İzzetbegoviç Bosna savaşının İslam dünyasındaki yansımaları ve müslümanların hayatındaki rolü ile ilgili şöyle bir değerlendirmede bulunmaktadır ki, her Müslüman bunu iliklerine kadar hissetmektedir:

‘’İslam dünyası birlik ile tanımlanamaz. Fas’dan Endonezya’ya kadar geniş bir coğrafya olmanın yanında, yığınla ırk, halk ve bilhassa etki söz konusudur. Bu dünyanın bu bölümünün neden kesin bir ayrılıkla farklılaştığını açıklar. Bu durum yakın zamana kadar Bosna’da da böyleydi. Bosna Müslümanları biraraya getirdi. İslam dünyası hiç bir zaman hatta Filistin konusunda bile, Bosna

meselesinde olduğu kadar birlik içinde olmamıştı. Bosna meselesi için Fas’ta, Mısır’da, Suudi Arabistan’da, İran’da, Pakistan’da, Malezya’da ya da Endonezya’da karşılaşacağınız şey, aynı saygı, aynı yardım için hazır olma durumu ve aynı birlik ruhudur. Tüm dünya Müslümanları Bosna meselesi üzerinde birleşti. Bir uyanış, bir dayanışma ve kesin bir birleşme süreci başladı.’’

Aliya İzzetbegoviç’in seçtiği kelimeler İslam dünyasını aşan, bütün insanlara hitap eden evrensel bir dildir. Dost ve düşmanlar nezdinde haklılık kazanmış, kabul ve onay görmüştür:

‘’Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve bunu başardık. Ancak bunu  düşmanlarımızdan dolayı yapmaya çalışmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık. Onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.

Onlara karşı değil. Böylesine bütünüyle ahlaki olan bir kavramı yani insan olmak ve insan kalmak kavramını, politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama gelir? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız demektir. Bu aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette hiç kimse dininden, ulusal yada politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız. İmtihanda bu nedenle başarılı olduk. Yasal otoritenin ve Bosna Hersek ordusunun kontrolünde olan yerlerde hala katedrallerden ve kiliselerden yükselen çan seslerini duyabilirsiniz. Orada hala Hırvatlar ve Sırplar var. Diğer tarafta ise yalnızca onlar var. Bütün olumsuzluklarımız ve mücadelemizle beraber, böylesi bir tarzı savaş zamanında muhafaza edebilmişsek, barışta benzer hatta çok daha iyi bir tavrı ortaya koyabileceğimize eminim.’’

 

Hapishane Yılları

Aliya İzzetbegoviç hapishane yıllarında gönlüne ağır gelen ne varsa kaleme dökmüştür. Yazdıkları daha sonra Özgürlüğe Kaçışım adıyla yayınlanmıştır. Savaşta, barış zamanında ve tutsaklık yıllarında değişmeyen en belirgin özelliği zihin berraklığını gönlünün saflığı ile harmanlamasıdır diyebiliriz. Yine duygu doludur. Muhakemesi keskin ve isabetli, yeisleri baş edilebilir mahiyettedir.

 

Özgürlüğe kaçışım:

‘’Hayatın kendinde, kendisine has bir gayesi vardır. Bu gaye, hayat, gençlik, güzellik, sağlık ve özgürlük gibi tüm harici anlamlarını kaybettiğinde görünür hale gelir. O zaman hayatın güzelliğinin bu arzulanan ama geçici değerlerde değil, bizzat hayatın kendinde olduğunu görürüz.’’

Zaman zaman ağır buhranları olmuştur. Hapislik ruhuna ağır gelmiştir. Ama dayanma gücünü inancında bulmuştur. Zorluklarla baş edebilmek için Peygamberi metotları uygulamış ve bu sayede derin hisler tadabilmiştir.

Ruhunun yükseldiği manevi mertebelere bu sayede ulaşmıştır.  ‘’Oruçta gerçekten insani olan-kelimenin müspet anlamında- bir şeyler var. Elbette bu tahlil edilemez, ispatlanamaz da. Çünkü şahsi bir tecrübedir. Ben hapisteyken insanı boğabilecek depresyon anlarında iyi yemek yemişsem

kendimi hep daha kötü hissetmişimdir. Açlık bana daima evin harika bir köşesinden daha faydalı olmuştur. Çünkü en kötü kombinasyon, boş bir ruh ile dolu bir midedir.’’

Ruh terbiyesinde rehberi Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Yani Allah ve Resulü. Hapishane duvarları ise bir dervişin çile hanesi neyse o olmuştu. Dikkati başka işlerle dağılmıyor, kendini tamamen iç dünyasına yöneltebiliyordu. Hapishane yılları mana alemine derin dalışlarla birlikte felsefi sorgulamaları da beraberinde getirir.

‘’Cevabı olmayan bazı sorularımızı ortaya koymadıkça ruhun varlığına dair hiçbir delil yoktur. Söz konusu sorulardan biri, şiirin niçin insan ruhu hakkında günümüz psikolojisinden daha çok şey söylediğidir. Ruhu açığa çıkaranlar niçin psikologlardan ziyade şairlerdir? Niçin Freud veya Jung değil de Shakespeare’dir?

Bir başka soru şöyle olabilir: Niçin zenginleştikçe daha fazla huzursuz oluruz? Yada; Niçin kötümser felsefe müreffeh bölgelerde doğar? Niçin insan rahattan menfi yönde etkilenir?’’ ‘’Hakiki bir adam kendi insani vazifesini yerine getirir veya onu yerine getirme uğraşında kendini tüketir. İnsan dediğimiz şeyin başı ve sonu budur. Vazifenin kendisi genellikle ferdi bir tarzda anlaşılır. Din ve ahlak sadece bu vazifeyi objektif hale getirme, onu belirleme ve daha az sübjektif kılma teşebbüsleridir. O daima biyolojinin dışında bir şeydir. Çünkü hayvanlar da yaşar. İnsan olmak için biyolojik hayatın ötesinde bir şeylere sahip olmak gerekir. Sorun, nasıl yaşandığı değil, niçin yaşandığıdır.’’

‘’İnsanları küçümseme iki yönlü olabilir ve tamamen zıt duygulardan kaynaklanabilir. Küçümseme, bencillik ve insanlara karşı duyarsızlıktan kaynaklanabilir ve bu durum kişinin kendi kulluğu için bir mazeret teşkil edebilir. Ancak küçümseme aynı zamanda onlara yönelik sevginin diğer yüzü de olabilir; bu insanlara karşı sürekli duyulan sevgiye karşın onlar tarafından hayal kırıklığına uğratılmanın neticesi olabilir. İlki bencil ve duygusuz kişinin, ikincisi yüce gönüllü ve asil ruhların özelliğidir.’’

‘’Haksızlık, adaletle, cezayla tedavi edilebilir. Suç ve ceza. Fakat haksızlığı gerçekten yenmenin tek yolu affetmektir. Kur’an’ın adaleti öğretmesi ve affı tavsiye etmesinin sebebi budur. Bununla birlikte adalet denilen şeyin gerçekten adil olduğunu veya yeni bir haksızlıktan ibaret olmadığını nasıl bilebiliriz?’’

Aliya İzzetbegoviç’in duygu ve düşünce dünyasının hapishane yıllarında hızla olgunlaşmaktadır. O’nun ezelden takdir edilmiş, kutlu vazifesi vardır. Bir savaşa hazırlanmaktadır. Bizim bilmediğimizi bilen Yaratıcı, Hak ile batıl savaşının muzaffer komutanını zorlu görev için donatmakta, desteklemektedir. Hazırlık çiledir, ayrılıktır, hüzündür, şükürdür. Dünyaya seslenecek bir lider düşüncelerini toparlamak, dış etkilerden arınmak, adalet savaşçısı olabilmek için hazırdır. Her sözü zalimin gönlünde bile yankı uyandıracak lider Yusufiye medresesinin rıza göstermiş bir talebesidir. Mazlumken dik duruşu, hak ve adaletten ayrılmayışı ile nice katı kalpleri yumuşatmaya, Müslümanları birleştirmeye, ayrılıkları unutturmaya hazırlanmaktadır.

Daha sonraki mücadelesinde de İslam düşüncesinden hiç taviz vermeden hareket etmeye özen gösterdi. Onun konuşmalarından alıntıladığımız bölümlerde İslam düşüncesiyle yoğrulmuş karakterinin ne kadar taviz vermez bir mahiyette tezahür ettiğini görmekteyiz.

‘’ Her şeyden önce bana acılar ve kendi halkımla birlikte geçirmekte olduğum imtihan da dahil tüm bahşettikleri için Allah’a şükrediyorum. Allah’ın tarihi yönlendirdiğine inanıyorum. İlk gençlik yıllarımdan itibaren faaliyetlerimin ilham kaynağının İslam düşüncesi olduğu bir gerçektir. Benim için gelecekte de böyle olacaktır. İslam’da daima onun insanları ayırmak yerine birleştiren ve yüce

Kur’an’ın öğrettiği üzere hepimizin tek bir erkek ve kadından yaratıldığını teyid eden o evrensel değerlerin peşine düştüm. Dolayısıyla hepimiz aynı soydanız.

Yine yüce Kur’an’ın buyurduğu gibi birbirimize kötülük yapmak değil, birbirimizi tanıyabilmek için ayrıldık. İslam ve Müslümanlara hizmet ederken aynı zamanda tüm sağduyulu insanların hizmetinde bulunuyorum.’’

Sırpların Bosna-Hersek Cumhuriyetine karşı başlattığı ve Hırvatistan’ın da bazen müttefik bazen düşman olduğu savaş boyunca Aliya İzzetbegoviç Sırp ve Hırvat güçlere karşı yürütülen bağımsızlık savaşına liderlik yaptı. 1995 yılında savaşa son veren Dayton Anlaşması’nın imzalanmasından sonra 1996’da yapılan seçimlerde üçlü başkanlık konseyine seçildi. Devlet başkanlığı dönemi boyunca uluslararası gücün baskılarına karşı çıkan İzzetbegoviç, 2000 yılında sağlık sorunlarını gerekçe göstererek başkanlık görevinden istifa etti. Aliya İzzetbegoviç entelektüel, eylem adamı, siyasetçi, özgürlük savaşçısı ve düşünür kimliği ile halkına öncülük etmiş bir isimdir.

O’nu minnetle anıyoruz.

 

Yenisancak facebook sayfasını takip ederek özgün ve güncel analizlerden haberdar olabilirsiniz. https://www.facebook.com/Yeni-Sancak-151535188637381/?fref=ts

1 yorum

Allah Aliya İzzet Begoviç gibi düşünen her sözü zalimin gönlünde yankı uyandıracak, Yusufiye medreselerinden rıza göstermiş liderleri bu ümmetin başına geçirsin. mekanı cennet olsun Allah rahmet etsin Dualarımız,da kendisini aklımıza getirmeyi Cenabi Allah bize hatırlatmayı nasip etsin. Ailesine ve sevenlerine Allah sabırlar versin.19.10.2016.Iğdır.

Bir Cevap Yazın

*