Aleviler ve ulusal kimliği güçlendirmek

Böylesine zorlu bir coğrafyada ülkemizi bir arada tutmak istiyorsak, ulusal kimliği güçlendirmek gerekli. Bunun yolu da bu kimliğin bütün yurttaşları kapsayacak biçimde tanımlanmasından geçiyor. Ulus tanımı İslam’ın Sünni yorumu ve ona ilişkin semboller üzerinden yapıldığında Aleviler kendilerini bu tanımın içinde hissetmiyorlar.

“Alevileri yazdım çokça. Onlar da çok zulüm görmüş insanlardır. Ben zulüm gören insandan yanayım yazar olarak. Çünkü onlar zulüm gördüler, onları öldürdüler, onları dövdüler. Yine de o sevgi dininden vazgeçmediler, onlar çok cesur insanlar. O nedenle Alevileri çok seviyorum.”

Bu cümleler ünlü romancımız Yaşar Kemal’le yapılan bir söyleşiden. Katılmamak elde değil. Aleviliğin tarihi kabul etsek de etmesek de zulme maruz kalmanın, katliama uğramanın tarihi. Ancak bütün bu tarihe rağmen Aleviler nefretin değil, sevginin dilini konuşuyor. ‘Kurbanın dili’ bu olsa gerek…

Aleviler bugün “eşit yurttaşlık” temelinde bir düzen istiyor ve buna erişmek için de barışçıl yolları kullanıyorlar. Ortadoğu’nun mezhep çatışmaları sonucu içine yuvarlandığı kan gölü bize barışçıl yollardan “eşit yurttaşlık” talebinin aslında bütün toplum için ne büyük bir nimet olduğunu gösteriyor. Alevilik ve etrafında gelişen kimlik siyasetinin siyasal hayatımızdaki yeri aslında bu yüzden de herkes için önemli.

Önemli bir noktayı hatırlatarak başlayalım. Siyasal hayata ve kamusal tartışmalara Alevi kimliği üzerinden katılmak Alevilerin kendi tercihi değil. Alevilerin sorunları çözülmediği için kimlik siyaseti gündeme geliyor. Alevilerin özellikle inanç özgürlüğü alanında yaşadığı sorunlar herkesin malumu. Cemevlerinin ve Alevi inanç önderlerinin statüsü, zorunlu din dersleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapılanması başta olmak üzere Aleviler inanç özgürlüğüyle ilgili birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunların giderilmesi Alevi kültürüne dönük eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıyla mümkün.

Aleviler bugün ‘eşit yurttaşlık’ temelinde bir düzen istiyor ve bunun için barışçıl yolları kullanıyorlar. Ortadoğu’nun mezhep çatışmaları sonucu içine yuvarlandığı kan gölü bize barışçıl yollardan ‘eşit yurttaşlık’ talebinin aslında ne büyük bir nimet olduğunu gösteriyor.


Sosyal bilimlerde kültürel eşitsizliğe dönük çözüm reçeteleri daha çok üç kavram üzerinden tartışılıyor: Tanıma, saygı ve asimilasyonu önleme. Ülkemizde de Alevi kimliğinin ve inancının tanınması meselesi temel önceliği haiz bir konu. Tanımadan kastedilen doğal olarak varlığını kabul etme, görmezden gelmeme ve kültürel varlığı hukuki statüyle kayıt altına almayla ilgili. Bu durumun gerçekleşmesi ikinci aşamanın yani ilgili kültüre dönük saygısızlıkların kesin olarak ortadan kaldırılmasının kapısını açıyor. Alevilere dönük saygısızlıklar daha çok nefret suçları ve ayrımcılıklarla ilgili. Bu aşamadan sonra ise asimilasyon sonucunu verecek uygulama ve politikalardan vazgeçilmesi yer alıyor. Özetle tanıma, saygı gösterme, asimilasyonu engelleme ile ilgili sorunlar devam ettiği için kimlik siyaseti anlam kazanıyor. Bu alanlardaki değişimler gerçekleşmeden Alevilik üzerinden oluşan kitle mobilizasyonu ve kimlik siyaseti bir toplumsal ihtiyaç olarak varlığını sürdürecektir.

İlerlemeler de var

Aslında ülkemizde bu alanda ilerlemeler olduğunu not etmek gerekiyor. Geçmişte Alevi ismi bile dernekler, vakıflar için kapatma nedeni olabiliyordu. Örneğin 1993’de Semah Kültür Vakfı’nın tüzüğünde bulunan “Alevi kültürünü tanıtmak ve yaşatmak” cümlesi nedeniyle mahkeme kararıyla kapatıldığını ya da 2002’de Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararıyla Alevi-Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği’nin adı nedeniyle feshedildiğini hatırlayalım. Günümüzde böyle yasaklamalara rastlanmıyor.

Kültürel eşitsizlik sürmekle birlikte azalıyor ve toplumsal düzlemde Alevi kimliğini tanıma ve saygı duyma eğilimi yavaş da olsa gerçekleşiyor. Kültürel hakimiyet ve asimilasyon yaşanmakla birlikte Alevilerin kendilerini ifade etmesi için yeni imkanlar ortaya çıkıyor. Devlet kolaylaştırıcı olmuyor ama sivil toplumun gelişmesi Alevilere bu imkanı sağlıyor.

Ancak bu şartlara rağmen Aleviler kendilerini güvende hissetmiyor. Alevilik kimliği siyasal olarak önem kazanıyor. Bu durumun sebeplerini ve muhtemel çözüm yollarını biraz daha açalım.

Ulusal kimlik dışlayıcı olmamalı

Alevilik üzerinden oluşan kimlik siyasetinin arka planında her ne kadar yukarıda çerçevesi çizilen inanç özgürlüğü ve ayrımcılık sorunları bulunsa da konjonktürel etkenlerin de altını çizmek gerekiyor. Özellikle İslamcılık ve Kürt siyaseti eksenlerinde yükselen kimlik siyasetlerinin yarattığı etkiler, başta kentleşme ve küreselleşme olmak üzere yaşanan büyük toplumsal dönüşümler, sınıfsal ayrımlara dayalı siyasal bölünmelerin öneminin azalması gibi gelişmeler her toplumsal olayı/olguyu etkilediği gibi Alevileri ve Alevilik-siyaset ilişkisini de etkiliyor.

Ancak insanlığın ortak kültür birikiminin ve tarihin bize öğrettiği ders çok açık. Kültürel sorunlar kendini o kültürle tanımlayan insanları ve kültürlerini ezerek çözülemiyor. Karmaşık bir toplumda bir arada yaşamanın yolu ortak kimliğin kapsamını ve içeriğini derinleştirmekten geçiyor. Bu da ülkemizde yurttaşlık bağının ve ulusal kimliğin güçlendirilmesiyle ilgili.

Ulusal kimlik ve yurttaşlık, etnik ve dinsel çağrışımları dışarıda bırakarak dışlayıcı değil, içerici bir biçimde tanımlandığında istikrarlı bir siyasal toplum oluşturmak için elimizdeki en güçlü araç.

Böylesine karmaşık ve bölünmüş bir toplumda siyasal bir kimlik olarak ulusal kimlik büyük değer taşıyor. Ulusal kimlik, etnik ya da dinsel kimliğe dayalı olarak tanımlandığında doğal olarak bazı kesimleri ulus tanımının dışında bırakıyor. Bu nedenle çoğunluğun dinsel ya da etnik kökenine aşırı vurgu ulusal kimliği güçlendirmiyor, aksine zayıflatıyor. Ulusun ve ulusal kimliğin azınlığın ya da çoğunluğun parçası olmak üzerinden değil, bunlardan bağımsız olarak tanımlanması ve hiçbir yurttaşı dışarıda bırakmaması gerekiyor.

Böylesine zorlu bir coğrafyada ülkemizi bir arada tutmak ve ayakta kalmak istiyorsak bütüncül bir kimlik olan ulusal kimliği güçlendirmek gerekli. Bunun yolu da bu kimliğin bütün yurttaşları kapsayacak biçimde tanımlanmasından geçiyor. Çok açık ki ulus tanımı İslam’ın Sünni yorumu ve ona ilişkin semboller üzerinden yapıldığında Aleviler kendilerini bu tanımın içinde hissetmiyorlar.

Alevilik-siyaset ilişkisini belirleyen bir diğer unsur ise ülkemizde parti aidiyetlerinin gitgide kültürel kimlikler üzerinden tanımlanmaya başlanması. Belli bir etnik ya da dinsel kökenden geliyorsanız, belli bir partiyi desteklediğiniz bir siyasal ortamla karşı karşıyayız. Bu durum Aleviler için öteden beri uzak durdukları milliyetçi ve mukaddesatçı sağ partileri bir seçenek olmaktan çıkarıyor.


Alevilerin kendilerini içinde hissedeceği ulus yorumu, dini ayrımlardan hareket etmeyen yani ulusu dinsel vurgulardan bağımsız olarak tanımlayan bir yorum. Bu yorumu önermek çoğunluğun elinde ama bu yoruma ulaşmak aslında bütün toplumun çıkarına.

Siyasi seçeneksizlik

Alevilik-siyaset ilişkisini belirleyen bir diğer unsur ise ülkemizde parti aidiyetlerinin gitgide kültürel kimlikler üzerinden tanımlanmaya başlanması. Yani belli bir etnik ya da dinsel kökenden geliyorsanız belli bir partiyi desteklediğiniz bir siyasal ortamla karşı karşıyayız. Bu durum Aleviler için öteden beri uzak durdukları milliyetçi ve mukaddesatçı sağ partileri bir seçenek olmaktan çıkarıyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinde Alevi seçmenlerin bir bölümünün HDP’ye yöneldiği birçok uzman tarafından söylendi. Ancak ilerleyen dönemde PKK’nın artan terör saldırıları ve HDP’nin terörle arasına anlamlı bir mesafe koyamaması HDP’ye muhtemel bir Alevi yönelimini durdurdu. Aleviliğin insan sevgisine dayalı öğretisi siyasal mücadelede şiddetten uzak durmayı bir kesin kural olarak gerektiriyor. Bu şartlarda Alevi seçmenler CHP üzerinde yoğunlaşıyor. Ancak bu seçeneksizlik hem Alevilerin toplumsal mücadelelerinde yeni ittifaklar kurmasını hem de taleplerini yaygınlaştırmasını engelliyor.

Ayrıca CHP’nin bir türlü iktidara gelememesi, Aleviler için hep devlet kapısının dışında kalacakları bir ortam üretiyor. Alevilerin devlet yapılanmasının bu kadar uzun süreyle ve böylesine dışında ve uzağında kaldıkları bir dönem daha önce hiç olmamıştı. Bu durum hem dışlanma hissini güçlendiriyor hem de Alevilerin karşı karşıya olduğu eşitsizlikleri derinleştiriyor. Alevilerin siyasal tercihlerinin ve oy verme davranışın çeşitlenmesi ise onların değil, birbiriyle rekabet halinde olan siyasal partilerin sorunu.

Sonuç olarak ülkemizdeki ekonomik eşitsizlikler herkesin malumu. Aleviler bunun üzerine bir de kültürel eşitsizliklerle karşı karşıya. İyi bir toplum kökenine bakılmaksızın herkesin ulusal zenginlikten insan onuruna yakışır bir pay alabildiği, kimsenin ayrımcılığa maruz kalmadığı koşullarda mümkün. Bugün bu koşullardan çok uzağız.

Komşumuz olan ülkelerdeki durum mezhep taassubuna dayalı çatışmaların ne büyük insani yıkımlar yaratabileceğini gözler önüne seriyor. Geç kalmadan Yunus Emre’den, Hacı Bektaş-ı Veli’den bizlere miras kalan adalet, insan sevgisi ve barış çizgisine dönmemiz gerekiyor.

Doç. Dr. Yunus Emre,

İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Ayrıca Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Üyesi, Toplumcu Düşünce Enstitüsü Kurucu Üyesi ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Gençlik Kolları Eski Genel Başkanı. Türkiye’de siyasal hayat ve kurumlar, tarih yazımı ve karşılaştırmalı siyaset alanlarında çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Emre’nin ‘CHP, Sosyal Demokrasi ve Sol’ (İletişim Yayınları, 2013) isimli kitabı, 2014 yılında ‘The Emergence of Social Democracy in Turkey’ başlığıyla IB Tauris tarafından İngilizce basıldı.

Twitter’dan takip edin: @yunusemre

Bir Cevap Yazın

*