“15 Temmuz” ve sözde dostlar..

Abdullah Muradoğlu

Abdullah Muradoğlu

Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi “Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi” bölümü mezunu. 15 yıldan uzun zamandır basın camiasının içinde yer aldı. 1997 yılından bu yana Yeni Şafak Gazetesi Haber Merkezi’nde özel haberler, dizi yazıları, araştırma yazıları, röportajlar, tarih sayfaları ve köşe yazıları yazdı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2004 Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri Röportaj Dalı’nda ödüle layık görüldü. Biyografi alanında dört kitap yayınladı. Sivil toplum kuruluşlarında çeşitli görevler üstlendi.

“15 Temmuz darbe girişimi”ne karşı, başta ABD olmak üzere Batı’nın gösterdiği mütereddit, riyâkar, gecikmeli tavırdan bir kez daha anlaşılıyor ki hakikatte bizim “Biz”den başka dostumuz yokmuş. Aslında ABD ve Batı öteden beri darbeler konusunda ilkeli davranmış da değil. Tam aksine, darbeler tarihine baktığımızda, birçok darbenin içinde, arkasında bir şekilde yer aldılar.

“Soğuk Savaş” döneminde “Hür Dünya” denildiğinde ABD/Batı, “Demirperde” denildiğindeyse Sovyetler Birliği ve uydu ülkeleri akla geliyordu. 1990’ların başında “Sovyetler Birliği” dağılınca “Hür Dünya”nın hakikati kendini ifşa etti. Bu ifşa İslam coğrafyasındaki despotik rejimleri değiştirmek isteyen hareketlerin öne çıkmasıyla gerçekleşti. Batı, Kuzey Afrika’daki halk düşmanı dikta rejimlerine destek verdi. Benzer tavrı “Arap Baharı” sırasında da gördük. Mısır’da seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’nin askeri darbeyle devrilmesi ve General Sisi’nin binlerce sivili katletmesi Batı’da iğrenç bir sessizlikle karşılandı. General Sisi Batı’ya yaptığı ziyaretlerde ayaklarının altına kırmızı halılar serilerek karşılandı. Sudanlı general Ömer Beşir ile Mısırlı general Sisi’ye gösterilen tepkinin taban tabana zıt olması bu ikiyüzlülüğün ifşasıydı. General Beşir’in payına “Uluslararası Ceza Mahkemesi”nde yargılanmak düşerken General Sisi ödüllendirildi.

Ülkemiz kritik bir dönemde, sonuçları çok tehlikeli olabilecek bir darbe girişimini atlattı. Bu şok darbenin, Irak ve Suriye sınırlarında teyakkuz halindeki “Türk Silahlı Kuvvetleri” açısından bir zaafiyet görüntüsüne sebebiyet verdiğini vurgulamak gerekiyor. Bu zaafiyet görüntüsünün ülkemizin düşmanları tarafından dikkatle not edilmiş olduğunu hesaba katmalıyız. Türkiye böyle hassas bir tehlikeye maruz kalmışken Batı liderleri, kem küm etmeden, doğrudan, yüksek sesle darbeyi kınama dürüstlüğünü bile gösteremedi.

Oysa bu ülke, ağır aksak yürüse de “Avrupa Birliği” ile bir müzakere yürütüyor. Öte yandan Türkiye, ABD’nin yanı sıra AB’nin bir çok üyesiyle de 50 yıldan fazladır aynı askeri ittifak(NATO) içerisinde yer alıyor. Türkiye’yi insan hakları ve demokratikleşme konusunda sürekli olarak sıkıştırmaya çalışan Batılı liderlerin seçilmiş Meclis’i, hükümeti ve Cumhurbaşkanını zor kullanarak aradan çıkarmayı amaçlayan “15 Temmuz darbe girişimi” karşısında sergilediği kayıtsızlık çok dikkat çekiciydi. Batı medyasındaki yorumlara hakim olan duyguysa, darbenin sekteye uğratılmasından neredeyse üzüntü duyulduğunu aksettiren bir tondaydı.

Bu nedenlerle bizim, “Biz”den başka dostumuz yok. “Biz”, farklı renkleriyle, farklı sesleriyle, farklı yaşam biçimleriyle, bu ülkede yaşayan, bu ülkenin birliğine, dirliğine inanan herkesi kapsıyor. Türkiye’nin dış dünyadan tecrit olmasını, içe kapanmasını kastetmiyorum elbet. Kritik kararlar alırken sadece öz gücümüze dayanmamız gerektiğini söylüyorum. Çok sıcak bir bölgenin kıyısındayız. Sözde müttefiklerimizin arasında sınırlarımızla oynamaya heveslenenler, arkamızdan iş çevirenler var. Artık kısır çekişmeleri, siyasi bencillikleri ve yıkıcı muhalefet anlayışlarını bir kenara bırakarak, öz gücümüzü küresel dünyanın katı gerçeklikleriyle yüzleşebilecek bir niteliğe kavuşturmanın yollarını bulmalıyız. Önümüzdeki güçlükleri de bu sayede aşarız. “15 Temmuz”dan sonra gözlemlediğim bir diğer önemli husus ise, farklı kültür kümelerimizden insanların devletin zirvelerinden uzlaştırıcı, birleştirici, ferahlatıcı seslerin daha fazla çıkmasını bekledikleri yönündeydi.

Bir Cevap Yazın

*